• $7,426
  • €9,0108
  • 442.726
  • 1535.82
31 Temmuz 2012 Salı

Tasavvufu ve tarikatı nasıl tartışabiliriz? (2)

Toplumda mistik eğilimlerin gittikçe arttığı açıkça gözlenebilmektedir. Bunu post-modern bir durum olarak algılamak mümkündür. Ancak, tasavvufi temellerini yitirmiş bir tarikat yapılanmasının, kendisini İslam'la özdeşleştirmeye başladığı, kendileri gibi düşünmeyenleri kolayca 'öteki'leştirebildikleri, hatta açıkça ifade edilmese de İslam'ın dışında görmeye başladıkları gözden kaçmamaktadır. İş bu noktaya gelince, her ne kadar birtakım ciddi riskler söz konusu olsa da, sağduyu sahibi, konuyu bilen insanların, en azından dürüstçe konuyu tartışmaları bir tür zorunluluk olmaktadır.
Tasavvufu ve tarikatı tartışmak, öncelikle 'ilham', 'keşf ve keramet'ti, bunlara dayalı olarak üretilen/ elde edilen bilginin vahyi bilgi ile irtibatını, bu tür bilgilere güvenilip güvenilmeyeceğini tartışmak demektir. Bir başka ifadeyle bilgi kaynağını ve bilgi anlayışını tartışmaktır.
Tasavvufi algıda kurucu bilginin, ilham ya da keşf ve keramet adı altında, her ne kadar 'vahiy' olmadığı belirtilse de, Tanrısal olduğu iddia edilen bir bilgi olduğu bilinen bir husustur. Klasik İslam ulemasının 'ilham'ı delil olarak kabul etmemesine rağmen, 'hikmet', 'batini ilim', 'ledünni ilim' tasavvufi düşüncenin esasını oluşturmaktadır. Bu mesele, tasavvufla ilgili tartışmaların kırılma noktasıdır. Şu birkaç sorunun cevabının dürüstçe verilmesi gerekmektedir:
Hz. Muhammed'le birlikte vahiy kapısı kapanmış mıdır?
Vahiy ile ilham arasında fark var mıdır? İlhamın Tanrı'dan geldiği kesin olarak bilinebilir mi? Eğer, Hz. Muhammed ile birlikte vahiy kapısının kapandığı kanaatinde isek, Kur'an'ın dışındaki her türlü bilginin beşeri bilgi olduğunu da kabul etmiş oluruz. Beşeri bilgi, sonuna kadar her türlü tenkide, tahlile ve tartışmaya açık olmak durumundadır.
Tasavvuf, 'ilham, keşf ve keramet'i bilgi kaynağı olarak kabul edince, ister istemez bir alternatif epistemoloji üretmiş olmaktadır. 'Mutasavvıflar, Allah'ı akılla tanımanın mümkün olmadığına, O'nu ancak kendisini tanıtmasıyla tanıyabileceğimize kanidirler. Bu da ibadet, taat ve manevi yükseliş sonucu, O'ndan kalbe gelecek olan keşif, ilham veya ledünni ilim sayesinde olacaktır. Bir bakıma mutasavvıflar, keşif ve ilhamı akıl gibi, hatta ondan daha öncelikli bir bilgi kaynağı saymaktadırlar.'
Tasavvufla ilgili tartışmalarda üzerinde durulması gereken ikinci husus tasavvufun ortaya çıkışı ve teşekkül sürecidir. Başta mezhepler olmak üzere ortaya çıkan bütün dini nitelikli oluşumlar kendilerini Hz. Peygamber'le ve onun yaşadığı zaman dilimiyle irtibatlandırırlar. Böylece, en sahih ve en güvenilir mezhep, tarikat, cemaat sayılmaları gerektiğini düşünürler.
İşin gerçeği 'tarih'in kendisi bir inşa faaliyetidir. İnsanın tarihsel bir varlık olması, 'anlama'nın geçmişe yönelik oluşu, bireysel ve toplumsal planda tarih inşaını bir tür zorunluluk haline getirmektedir. Hem tek tek her bireyin hem de irili ufaklı her topluluğun bir tarihi vardır. Bu tarih ne kadar 'doğru', 'sağlam' ve 'güvenilebilir' verilerle inşa edilirse, o kadar anlamlı, gerçekçi ve gelecek için yol gösterici olur. Elbette imkan dahilinde olmasına rağmen, bütünüyle 'yalan' üzerine bir tarih inşa etmeyi düşünmek hiç de akıllıca bir düşünce olmayacaktır. Ancak, tarih inşaında kullanılan verilerin bu işi yapanların donanımlarına, beklentilerine, inançlarına göre şekil alacağını unutmamak gerekir. Geçmişten bize ulaşan her türlü veriyi 'belge' haline dönüştüren insanın ta kendisidir. Ayrıca, tarihle ilgili her türlü faaliyetin ve anlayış biçiminin sürekli değişerek, dönüşerek, evrilerek daha sonraki kuşaklara intikal ettiği gerçeğini de görmezlikten gelmek mümkün değildir.
Bu doğrultuda tasavvufun tarihini düşünecek olursak, herhalde 'Zühd ve Takva' döneminin, teşekkül eden tasavvufa kök bulabilmek ve ona tarih kazandırabilmek için, bireysel arayış, tutum ve çabaların ötesine geçmeyen 'zahidane' yaşantı kalıntılarından bir tarih yaratıldığını düşünmek zorunda kalabileceğiz. Zühd ve Takva döneminden söz edebilmek için, en azından tasavvufa kendine özgü niteliğini kazandıran 'marifet' ve 'Allah'a ulaşma' 'insan-ı kamil' gibi kurucu unsurların birinci ve ikinci hicri asırda toplumda var olmanın ötesinde kurumsal yapılara temel teşkil edecek kadar iz bırakabilecek durumda olduklarının tespiti gerekmektedir.
Diğer taraftan, tasavvufu 'gerçek İslam' olarak gören anlayış da elbette tartışılmalıdır.
Tasavvuf, İslam'ın anlaşılma biçimlerinden sadece birisidir; hiçbir şekilde İslam'la aynileştirilemez. Tasavvuf ve tarikatın beşeri oluşum olduğu, her türlü tartışmanın ötesindedir.
Tasavvuf, kendi içinde de sistematik bütünlüğü olan 'tek bir tasavvuf' değildir. Hem her zaman diliminde farklı tasavvuf anlayışları vardır; hem de aynı zaman diliminde, İslam dünyasının farklı bölgelerinde farklı anlayışlar vardır. Daha da ötesi, her sufinin tasavvuf anlayışı da kendine özgüdür. Kur'an, bilenlerle bilmeyenlerin bir olmayacağını belirtir. İsra suresinin 36. ayetinde 'Bilmediğin şeyin ardına düşme/ peşinden gitme' şeklinde bir uyarı vardır.
Tasavvuf ve tarikatın beşeri bir oluşum olduğunu bilirsek, onu İslam'la özdeşleştirme tehlikesinden korunmuş oluruz. Bilen insanlar, bilgiye ve öğrenmeye açık olup, yanlışların hamallığını yapma hamakatine düşmezler... Yanlışımız varsa, düzeltmek en büyük erdemdir...

<p>EGE'DE TÜRKİYE'NİN HAKLILIĞI ÇOK AÇIKTIR'</p><p>'Adına Egeler denilen, aslında bizim Adala

'Ege'de Türkiye'nin haklılığı çok açıktır'

Türkiye'nin yeni nesil yerli silahları

Dünyanın en pahalı savaş jetleri hangileri? İşte dudak uçuklatan fiyatlar

Başkan Erdoğan, Elazığ'da deprem konutları anahtar teslim törenine katıldı