• $13,6368
  • €15,4363
  • 781.22
  • 1927.39
2 Haziran 2015 Salı

Erdoğan Ekonomisi: Yoksulluk sorunu, iddialar ve gerçekler

Seçim, Türkiye’de yoksulluk tartışmalarını da gündeme getirdi. CHP’nin “yoksulluğu” kaldıracağız iddiası bana göre şimdiye kadar ortaya atılan en desteksiz seçim yalanlarından birisi… Yoksulluk, bugün küresel ve sistemik bir sorun… Ancak hükümetler doğru, halk yararına ekonomi politikası uygularsa ve sosyal alanların ağırlığını hem devlet hem de sivil toplum tarafında artırırsa yoksulluk, en az ve toplum için katlanabilir düzeye inebilir. Yapılan bir çok çalışma-ki Piketty’nin “21. yüzyılda Kapital” kitabı, bu konudaki son en kapsamlı çalışmadır- neoliberal küreselleşme dönemi diyeceğimiz 1980-2008 krizi arasındaki dönemde küresel gelir ve servet dağılımının daha da bozulduğunu ve buna bağlı yoksulluk sorununun, yalnız azgelişmiş ve gelişmekte olan ükeler için değil, artık gelişmiş ülkeler için de ciddi bir sorun haline dönüştüğünü bize söylüyor.

Yoksulluk tartışmaları ve rakamlar

Türkiye’ye gelince, yoksulluğun AK Parti iktidarları döneminde azaldığı hem iktisadi hem de sosyolojik bir gerçektir.
Bugün dünyada yoksulluk tanımı ve bununla ilgili veriler hayli tartışmalıdır.
Örneğin hanehalkı kullanılabilir gelirine göre bulacağınız gelir eşitsizliği ve buna bağlı yoksulluk oranları ile eşdeğer hanehalkı kullanılabilir gelirine göre bulacağınız oranlardan çok farklıdır. Çünkü düşük gelirli hanelerde fert sayısı daha çok olduğundan gelir, daha fazla fert arasında bölüşülür.
TÜİK’in hasaplamaları ise, satın alma gücü paritesine göre, saptanan dolar cinsinden sınırlar baz alınarak yapılan göreli bir ölçümdür. Buradaki dolar sınırları, günlük ele geçen olarak, 2.15 ve 4,3’tür. Dolayısıyla bu, doğrudan bir gelir eşitsizliği ölçümü olmadığı gibi, bir yoksulluk sınırı ve mutlak yoksulluk ölçümü ve saptaması değildir. Yani burada bireylerin refah düzeyinin, satın alma gücü paritesine göre, bir zaman aralığında ne denli iyileşip iyileşmediği saptanmaktadır.
TÜİK’e göre, kişi başı günlük harcaması, cari satınalma gücü paritesine göre 2,15 doların altında kalan fert oranı 2010 yılında yüzde 0,21 iken, bu oran 2011 yılında yüzde 0,14 olarak tahmin edilmiştir. 4,3 dolar sınırına göre ise 2010 yılında yüzde 3,66 olan yoksulluk oranı, 2011 yılında yüzde 2,79, 2012 yılında 2,3, 2013 yılında 2,1 olarak gerçekleşmiştir.
Şimdi buna eleştiri getiren yayınlara bakıyorum ilk önce bir mutlak yoksulluk sınırı hesaplıyorlar sonra buna göre iyileşmenin değil, bozulmanın olduğunu anlatmaya çalışıyorlar. Ama size TÜİK bunu anlatmıyor ki... Şimdi bakın gelir eşitsizliğini ölçen Gini Katsayısı, Türkiye’de son on yılda gelir eşitsizliğinin, az da olsa, düzeldiğini ama bu düzelmenin, daha çok, üst gelir dilimindekilerin durumlarının bozulması kaynaklı olduğunu gösteriyor. Türkiye’de yoksulluk oranı iyileşmesi, tam da bu yüzden, gelir eşitsizliği iyileşmesinden daha muğlak olmuştur. Türkiye geneli için Gini katsayısı, kullanılabilir hanehalkı geliri baz alındığında 2002 yılında 0,44'ten 2013’te 0,38’e indiğini görürüz.
Öte yandan Türkiye’de, ekonominin daralma-soğutma- çukurlarında yoksulluk oranının buna duyarlı olduğunu ve aynı duyarlılığı gelir eşitsizliği katsayısı olarak Gini’nin de gösterdiği görüyoruz. O zaman, aklı başında birinin bu verilerden hareketle yapabileceği en tutarlı çıkış; Türkiye’de son on yılda AK Parti iktidarları ile birlikte yeni bir orta sınıfın ortaya çıktığı ve bunun, özellikle sanayiye dayalı büyüme çıkışlarında, hem gelir eşitsizliğini, en üstekilerin durumunu bozarak, görece düzelttiğini, hem de göreli yoksulluk oranını, az da olsa, orta sınıfın iyileşmesine bağlı olarak, düşürdüğünü söylemek olmalıdır.

Çözüm için neyi, nasıl tartışmalıyız

Şimdi tam bu noktada tartışmamız gereken şudur; a) hükümetler nasıl bir ekonomi politikası uygularsa gelir dağılımında yoksullar lehine düzelme gözlemleriz b) sosyal alanlar, gelir dağılımı bozukluğuna karşı nasıl kullanılır ve geliştirilir.
Burada, her iki konuda da, özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın vizyonu ortadadır. Erdoğan, 2008’den sonra hükümetin ekonomi politikalarında neoliberal yoksullaştırıcı ve dışarıya kaynak aktarıcı yolu eleştirmiş ve Türkiye’yi burada yol ayrımına zorlamıştır. IMF ile 20. stand-by in yapılmaması ve GAP Eylem Planı bu tarihi yol ayrımının iki önemli başlangıç başlığıdır.
Ancak, başta CHP olmak üzere, muhalefet, hükümeti ve Erdoğan’ı tam da bu noktada eleştirmiş ve “dünyadan kopmakla” suçlamıştır. Aynı şekilde, CHP’ye paralel olarak, başta Economist olmak üzere, küresel kirli finansın temsilcisi olan yayın organları da bu konuda çok yoğun bir dezenformasyona başlamışlardır.
Burada iki temel alanda çarpıtma yapılmıştır. Birincisi faiz ve faiz lobisi tartışmaları, ikincisi ise Erdoğan döneminin ranta -özellikle inşaat gibi alanlarla-dayalı bir kapalı ekonomi inşa ettiği iddialarıdır.

Erdoğan (Dönemi) Ekonomisi

Halbuki gerçek tam da bu iddiaların aksi yönündedir. Öncelikle faiz tartışması, Türkiye’nin üretime dayalı yeni bir büyüme modeline geçme isteğinin devletin en tepesinden dillendirilmesi ve bunun siyasallaştırılması, kurumsallaştırılması iradesidir. Bu anlamda, düşük faiz isteği, ranta dayalı kapalı ekonomi iddialarına da otomatik cevaptır.
Şu çok açıktır; bir ülkede imalat sanayiinin ortalama kârlılığı, sanayinin finansman maliyetlerinin üstündeyse bu sürdürülebilir bir durum değildir…
İşte bu genel kural, Erdoğan’ın başlattığı faiz tartışmalarının çıkış noktasıdır. Türkiye, sanayi ve bilgi toplumu odaklı rekabetçi bir ekonomiyi faize ve ranta dayalı neoliberal politikalardan sıyrıldıkça yakalayacaktır. Dışa tam açık, rekabetçi ve piyasa girişlerinin sonsuz serbest olduğu bir ekonomi temel amaçtır. Bu ekonomi, aynı zamanda, anti-tekel düzenlemeleri içeren, piyasayı bu anlamda derinleştiren bir mali sistemi de içerir. Zaten, Erdoğan hükümeti, 2013 yılına, başta enerji olmak üzere, çok yoğun anti-tekel düzenlemelerle adım atmıştı.
Bu anlamda, Gezi’nin başlangıcının da bu yıl olması ve Erdoğan’a yönelik saldırıların bu yıldan başlayarak artması da bu anlamda tesadüf değildir.
İkinci olarak Erdoğan Ekonomisi, yukarıda anlattığımız yoksulluk sorununa, toplumun sivil tarafını geliştirerek de cevap vermeye çalışmıştır. Bu konuda vakıf ekonomisi ve katılım bankaları çok önemli iki tarihi adımdır. Yarın bunları anlatacağız.

<p> </p>

Mesut Özil - Vitor Pereira arasında soğuk savaş devam mı ediyor?

İsrail hapishanesinden kaçan Filistinli tutuklular mahkemede darbedildi

Bir çiftçi tarafından bulundu! İçinden servet çıktı

Kedilerin en çılgın halleri