• $9,5863
  • €11,1417
  • 557.312
  • 1493.12
20 Mayıs 2015 Çarşamba

Çürüyen, gitmekte olandan ne istenir: Gölge etmeyin, farkına varın!

Bazen insan hayret de etmiyor; isyan ediyor… Bütün bu “dolabın” yüzyılı aşkın bir süredir, gözümüzün önünde ve gözümüze sokarak çevrilmesi ve bunu yapanların, yaptıklarının, ideolojilerinın, kimliklerinin, ittifaklarının ve dayandıkları sistemik sermaye yapısının iflas etmesine, deşifre olmasına rağmen hâlâ, “bizden ne istiyorsunuz” diye ortalığa dökülmesi artık hayret etme sınırlarını aşıyor… Eskinin, çürümüş olanın parçası olanlardan artık hiç kimse bir şey istemiyor; yedikleri, içtikleri, çaldıkları, çırptıkları da onların olacak, ne yazık ki, bunları isteyemiyoruz. İstenilen, belki çürüyen, bir önceki yüzyılda kalan bataklığın parçası olduklarının farkına varmaları olabilir. Ancak bu da, eşyanın doğası gereği, mümkün değil. Bizim sözümüz, yazdıklarınız artık bunlara göre değil, bunların okuyup, anlayacağı şeyler de değil.

Ama şu an tam neredeyiz ve biz neyi anlatıyoruz; sanıyorum bunu tekrar etmekle fayda var. Çünkü görüyorum ki, bataklıktan çıkmış gibi yapıp, bataklığın ideolojisini tam bağrımızda savunanlar var.

Neredeyiz, nereye gidiyoruz…

Bugün, tam bugünlerde Türkiye, Osmanlı’nın parçalanmasıyla uzaklaştığı dört büyük enerji ve pazar alanına ulaşıyor: Birincisi Misak-ı Milli’dir; yani Musul-Kerkük, ikincisi; Hazar enerji kaynaklarıdır; ki bu, aynı zamanda, Kafkasya demektir. Üçüncüsü, Halep-Lazkiye ticari çevrimi ve Akdeniz ticari geçişleri ve yeni İpek Yolu’dur. Dördüncüsü, Doğu Avrupa’dır… Hiç şüphesiz bu, yeni bir siyasetle olduğu kadar, Batı’dan ayrı yeni bir ideolojik çıkış sayesinde de oluyor…
Bu siyaseti geleneksel sağ-sol ya da kapitalist modernitenin ürettiği -milliyetçi, muhafazakar, devrimci- gibi kavramlarla tanımlayamayız. Bu siyaset, 21. yüzyılın toplumsal hareketlerinin, yeni orta sınıfın ve bunun giderek yaygınlaşan bilgi ve teknoloji ağının siyasetidir. Ama bu “yeni” siyaset, başta İslam olmak üzere, “bizim” olan anlatılardan kaynaklanıyor.
Bu siyaset, 19. ve 20. yüzyıldaki bütün başkaldırı hareketlerinin anlatılarından esinleniyor ama onları da aşarak hem daha öncesi -semavi dinlerin ortaya çıkarken insanlığa vaz ettiği adalet hedefini ve onun özgün, bulunmaz kültürel, moral değerlerini- hem de sonrasını -orta sınıfın, refahın herkese ulaşması ve herkesçe paylaşılması olursa refah süreklidir bilincini- içeriyor.
Arap Baharı, bu siyasetin ilk nüvesi olarak başlamıştır. Hiç şüpheniz olmasın ki devam edecektir. Hem de en çok ezildiği yerden, Mısır’dan, daha güçlü başlayarak...
Türkiye’de bu süreç daha özgün ve zamana yayılarak devam etmiştir ve etmektedir. Bu çerçevede Türkiye’deki değişim ile Latin Amerika’da darbe süreçlerinden çıkış ve bu anlamda yeni orta sınıflara dayanan siyaset önemli benzerlikler taşımaktadır. Bugün üç Latin Amerika ülkesinde -Arjantin, Brezilya ve Şili- olanlara bakın Türkiye’deki süreçle, siyasetle ve devletin değişimi ile çok önemli benzerlikler görürsünüz.
Bu siyasetin en önemli özelliği de, eski tekelci ve ‘dışarıya’ bağımlı büyük burjuvaziden boşanan yeni bir devlet yapısının ortaya çıkmasında öncülük etmesidir. Buna devletin demokratikleşmesi diyebilir miyiz bilmiyorum ama kendi ulus pazar sınırlarını aşan ve vatandaşlarının haklarını daha etkin bölgesel politikalarla koruyacağına inanan, dışa dönen yeni bir devlet burada karşımıza çıkıyor ki, bu 20. yüzyılın içe dönük, ulusal pazarı korumaya kendini adamış ve bireyi hiçe sayan baskıcı soğuk savaş devlet modelinin antitezidir. Ama paradoksal bir şekilde, bu yönelim, neoliberal paradigmanın da, antitezidir. Özünde, bugün “rasyonel” diye anlatılan “iktisadi moderniteye” tek alternatiftir.

İktisadi Modernite ve Neoliberalizm

Kapitalist-iktisadi- modernite projesinin ekonomik ayağı, -amacı-ulusal pazarlar için üretim yapan, sanayileşmiş bir toplum oluşturmaktır ama bu toplum aynı zamanda kıyıcı bir tüketim toplumudur da… Ancak kapitalizmin gelişemediği toplumlarda modernist yapılar, devletin ağırlıkta olduğu bir ekonomiyi öne çıkararak, gelişmiş dünyaya devletçi bir sömürü mekanizması ile bağlanırlar.
Burada devlet, bir baskı aracı olarak gelişmiş dünya ile ‘modern’ bir sömürgeleştirme ilişkisi kurar. Meşruiyetini ise laik-kültürel modernleşme ile sağlar. Modernite projesinin devleti bu nedenle din ve devlet işlerinin ayrıldığı laik bir devlettir. Türkiye ve Ortadoğu coğrafyasında sömürgeci-militarist modernitenin başlangıcı 2. Mahmut’a (1826 Vaka-i Hayriye) dayanır. Ancak ulus-devleti ortaya çıkaran ve bugün karşımıza Filistin sorunu ve Baas diktaları gibi kanlı -iç savaş süreçlerini üreten radikal- ulus-devletçi modernite, 20. yüzyılla birlikte, Osmanlı’nın çöküşüyle başlar.
Bu süreç, İkinci Dünya Savaşı sonrası İsrail devletinin kurulmasıyla kendisini Ortadoğu’da kanla ve terörle ayakta tutmaya başladı. Yine aynı süreçte Türkiye’ye de, yoğun bir ekonomik müdahale başlar. Bu açıdan 1947 yılı kritik bir yıldır ve Türkiye’nin IMF ile dansı bu süreçte başlar. Devam edelim:

İhvan’ın “yenilgisi”

Türkiye’de, 1950’li yıllarda gelen DP iktidarları, ulusalcı-militarist modernitenin, çıktığı yoldaki kazalarıdır. Ama bu kazayı askerler, 1960’ta telafi ederler. Filistin’de İsrail terörünün ayyuka çıktığı 70’lerden itibaren Türkiye’de de askerler darbe terörünü işletirler. Aynı süreçte laik Baas diktatörlükleri Mısır’da, Irak’ta, Suriye’de işbaşındadır. Bu süreç, Mısır’da Mursi’ye, İhvan iktidarına kadar devam etti.
Mısır’da İhvan iktidarı önemli bir çıkıştı ama yenildi, biz bu yenilginin geçici olduğunu düşünüyoruz. Süreç kaldığı yerden devam edecektir. İşte tam burada, Mısır’da olup bitenler ve Mursi’ye verilen idam cezasına karşı çıkmanın iktisadi tarafı, çok açık olarak, neoliberal paradigmaya karşı çıkmaktan geçer. Ancak bu paradigma, sağı ve solu ile bütünlüklü bir ideoloji ve bunun siyaseti idi.
İşte şimdi Türkiye’de –halkın seçtiği bir Cumhurbaşkanı ile- bütün bu siyaset bitiyor. Bütün itiraz, -bildiğiniz medya ağının ve bilmediğiniz “diğerlerinin”itirazı- tam bu bitişedir.

Halkın doğrudan iktidarı

Bu, büyük burjuvazinin devlet üzerindeki dolaylı ama mutlak egemenliğini kaybetmeye başladığı ve onun yerine ürettiği değere sahip çıkan yeni orta sınıfın-halkın- devlet ve siyasi iktidar üzerinde doğrudan yeni iktidarının ilk adımıdır. Doğrudandır, çünkü olan basit bir siyasi nöbet değişimi değildir; sınıfsal iktidar değişimidir ve tabii olan bir devrimdir. Bu anlamda şimdiye değin -zorunlu olarak- devam eden tüm örtülü koalisyonlar -de facto- bitmiş oluyor. Bu anlamda önümüzdeki Haziran seçimi, yalnız Türkiye için değil, Balkanlar'dan, Kafkasya’ya oradan Kuzey Afrika’ya kadar büyük bir tarihi fırsat ve değişim fırsatıdır.
Umarız ki, bu değişime Türkiye halkı sahip çıkar ve tamama erdirir ama tamama erdirirse bu, Bosna Hersek’ten Filistin’e oradan Mısır zindanlarına ve belki de tüm dünyaya bir umut olarak yansıyacaktır.

<p>Yeşilçam'ın usta ismi Hülya Koçyiğit, 1963 yılında henüz 16 yaşındayken Susuz Yaz adlı filmle bey

Hülya Koçyiğit bilinmeyenlerini anlattı

Düzce'nin 1830 rakımlı Kardüz Yaylası'na kar yağdı

Az bilinen tarihi fotoğraflar ve hikayeleri

''Gıda Denetim Seferberliği'' kapsamında Trakya'da denetimler başladı