• $8,155
  • €9,7089
  • 457.312
  • 1393.24
09 Temmuz 2015 Perşembe

Koalisyon, ekonomi ve siyaset

Dünyada neo-liberalizmin kriz dalgası devam ediyor. Yunanistan’ın durumunu tek başına, borçlu bir ülkenin iflası çerçevesinde tartışmak eksik kalacaktır. Bu ülkede yaşanan olayın bir ucu neo-liberalizmin iktisat politikaları, finansallaşma gibi yapısal sorunlara uzanırken, diğer ucunun da AB’nin yapısal ilkelerine dayandığını görmek gerekir.

“Nitekim farklı üretim sistemlerine, farklı kaynak ve insani niteliklere sahip olan ülkelerin ortak bir para birimi etrafında birleşmesinin, aynı iktisat politikalarını uygulamaya koymasının başlı başına sorunlu bir iş olduğu, daha işin başında belli değil midir?”

Kimin iktisadı?

Meselenin bir yönünün doğrudan doğruya küreselleşme sürecinin sunduğu imkânların, neo-liberalizmin ideolojik saplantılarıyla ve elbette ki ‘tarihin sonu’ iddiasıyla tek kutuplu bir dünya yaratma yolunda beyhude bir biçimde harcanarak, maliyetinin dünyanın mazlum milletlerine, yoksullarına, işsizlerine ödetiliyor olmasıdır. Bir diğer yönü ise, iktisat politikalarının yanı sıra, Batı’nın hegemonyasını sürdürmek için, ’dünya sistemi’ içindeki bağımlı konumlarını değiştirmek isteyen ülkelere karşı, küresel çağ öncesi eski politikalarda ısrar etmesi ve başta Ortadoğu olmak üzere dünyanın önüne yeniden savaşa, şiddette dayanan politikaları koymasıdır.
“Bilindiği üzere basit ifadesiyle klasik liberalizm, görünmez elin bireysel çıkarları maksimize ederken, bu arayışın neticesi olarak ortaya çıkan tablonun toplumun çıkarına olacağını savunur. Diğer bir varsayım ise liberal iktisadi faaliyetin sıfır toplamlı bir oyun olmadığıdır.”
19. yüzyıldan bu tarafa bu düşünce hem teorik hem de pratik olarak eleştirilmiş, bilhassa demokrasi teorisi sayesinde kapitalizm sosyalleşerek kendisini yenileme imkânı bulmuştur. Neo-liberalizm 1980’lerden sonra, sosyal politikalara dayanarak büyüyen ekonomiyi eleştirerek yükselmiştir. Soğuk savaşın bitmesiyle birlikte bu anlayış, demokrasinin bütün kurumsal yapılarına, bunların iktisat politikalarına karşı tam bir saldırı başlatmıştır. 2008’de başlayan finansal kriz kapitalizmin neo-liberal büyüme politikalarının neticesidir.

Demokrasi ve iktisat

Bu politikaların, demokrasi üzerinden devletin yaptırımlarını etkisizleştirmesi, sadece çalışanları, orta sınıfları, işsizleri, yoksulları değil bütün üretim yapısını olumsuz etkilediği kriz sonrasında açıkça ortaya çıkmıştır. Dahası bu politikaların, sadece ülke içi toplumsal gruplar arasında değil, ülkeler arasında da uygulamanın sıfır toplamlı bir oyun olarak neticelendiğini, yani hem toplumsal tabakalar hem de ülkeler açısından eşitsizlikleri artırdığı gibi, üretimi de cezalandırdığı verilere yansımıştır.
“Türkiye 2001 krizinden önce de, sonrasında da neo-liberal politikaların etkisinde kalmıştır. Kemal Derviş bütünüyle Dünya Bankası’nın, IMF’nin neo-liberal politikalarına dayanan bir düzenleme yaparak işe koyulmuştur.”
AK Parti hükümetleri zaman içinde bu politikaları, birincisi üretim stratejisini değiştirerek; ikincisi, sosyal yardımlarla, yeni bir sosyal politika yaklaşımını uygulamaya koyarak değiştirdiği için başarılı olmuştur. Bugün büyüme dinamiğini yeniden harekete geçirecek, bu yaklaşıma dayanan yeni politikalara ihtiyaç vardır. İlk beş aya baktığımızda dış ticaret verileri bunu açıkça ortaya koymaktadır: Toplam ithalat içinde yatırım mallarının ithalat içindeki payı 6 milyar dolarken, ham maddenin payı 31 milyar dolar, tüketim mallarının ise 24 milyar dolardır. Bu tablo iktisat politikalarında yeni bir büyüme stratejisine geçilmesi gerektiğinin göstergesidir. AK Parti ekonomide yürüttüğü değişimin, şimdi yeni bir aşamaya geldiğinin farkındadır. Peki, bu ‘nasıl bir koalisyonla’ mümkün olacaktır?

<p>Koronavirüs salgınının uzun süredir kontrolden çıkmış olduğu ABD'de son durum ne? Aşılama süreci

ABD'de koronavirüs salgınında son durum

Beşiktaş, Erzurum'a ayak bastı

Zonguldak'ta dereden akan çamurlu su denizin rengini değiştirdi

Nisan ayında yağan kar Domaniç Dağları'nı beyaza bürüdü