• $8,4396
  • €10,0747
  • 492.239
  • 1392.91
16 Eylül 2015 Çarşamba

AK Parti neyi temsil ediyor-2
AK Parti kimin partisi?

AK Parti’yi anlamak, neyi temsil ettiğini ortaya koymak için Türk siyasal hayatında nerede durduğuna, siyasal kültürün içindeki yerini anlamak için de, toplumsal gelişme süreçleriyle siyaset kurumu arasındaki ilişkilerin nasıl evrildiğine bakmak gerekir.

Partilerin kimlikleri onların kimlerin partisi olduğuyla ilişkilidir. Bu kimlik toplumsal alanda ne kadar karşılık buluyorsa veya toplumsal alanla ne kadar çakışıyorsa, partinin siyaset yapma imkânı o kadar geniştir ve gelişmeye açıktır. Toplumsala tekabül etme derecesi şüphesiz herhangi bir iddiayla ölçülemez. Bunun kriterleri vardır ve bu kriterleri “toplum-devlet ilişkilerinin tarihi seyri ve bununla ilgili problemler ve partinin bu problemlere verdiği cevaplar” belirler. Zaten siyaset yapmak; toplum ve devlet ilişkilerinde, sivil yapı-politik yapı ekseninde, birey ve bütün bu yapılar arasındaki ilişkileri yönetmeyi ve talepleri icraata dönüştürmeye dönük faaliyetleri kapsar. Türk siyasal hayatının tarihsel evrimine baktığımızda iki önemli kırılma noktası göze çarpar. Bunlardan ilki; devlet ve toplum ilişkilerinin gelenekten koptuğu bir dönem olarak, ‘Batılılaşma sürecidir.’

Topluma karşı devlet

Bilindiği gibi klasik imparatorluk düzenimizde, devletin siyasi teşkilatlanmasında Sultan, bürokrasi-reaya arasında dengeleyici bir konumdadır. Bu dengeyi adalet, din, ilim gibi kurumları topluma götürerek kurduğu bağla sağlarken, bürokrasinin siyasi ve askeri gücünün toplum karşısında bir özerklik kazanmasının önüne geçerek hizmet üretmesini temin edecek bir denetim düzenini de kurmuş olmaktadır. Böylece klasik düzende devlet, ‘adalet içinde idare eden bir kurum’ olarak görülmektedir.
“Bu anlayışın hem feodalleşmenin, hem de ‘bürokratik/despotik’ bir düzenin kurulmasının önünü kestiğini (mal bulmuş mağribi gibi ‘Oriental Society’ tezlerine sarılanlara) dünyanın en büyük imparatorluk yapısının bunlarla açıklanamayacağını hatırlatmak isterim. Oryantalizmin zihinsel bir hastalık olarak nerelere uzandığı ise malumdur.”
İşte Batılılaşma süreci, klasik Osmanlı İmparatorluk yapısının bu dengesini bozarak, Batılı tarzda bir siyasal yapı kurmaya çalışırken aslında ‘bürokratik hegemonyanın’ önünü açmıştır. Böylece Sultan, reaya ile kurduğu ‘adalet-inanç-hizmet’ bağının kopmasının neticesi olarak konum kaybederken, bürokrasi hem Sultan karşısında hem de reaya-halk karşısında özerk bir konum elde etmiştir. Devletin, bürokrasinin tahakküm aracı haline gelmesinin başlangıcı burasıdır. “Resmi tarihte bunun adı Batılılaşma ve çağdaşlaşmadır.”
İkinci kırılma noktası; Milli Mücadele sürecinde ortaya çıkan meşruiyet anlayışının kaybıyla ortaya çıkmıştır. Büyük Millet Meclisi’nin temsil ettiği iradeden koparak, Milli Mücadele’nin zaferle sonuçlanmasının ardından yeniden bürokratik tahakküme gidecek yolun açılması ve nihayetinde tek parti yönetiminin kurulmasıdır. Milli mücadele sürecinde ‘milletle yapılan mutabakat’ bozulmuş, devlet yeniden bürokrasinin siyasal aracı haline gelmiştir. “AK Parti bu sürecin neresindedir” diye sorulabilir.

Siyaseti topluma açmak

İşte asıl mesele buradadır; Türk siyasal hayatındaki temel bölünme, ideolojik olarak yerlilik/millilik ve Batılılaşma arasında ortaya çıkar. “Sorun toplumsal olarak, devlet aracını kullanarak halkın her şeyini değiştirmek isteyen, devleti halkına karşı baskı aracı haline sokan siyasal bürokrasiyle, sivil muhafazakâr halk arasındadır.” Halk muhafazakârdır, çünkü devlet ona ait olan tarih, din, dil-alfabe, kılık kıyafet dâhil, bütün hayat tarzını zorla değiştirmeye kalkışmıştır ve halk buna karşı kendi kimliğini koruyucu bir tavır takınmıştır.
Bu ideolojik ve toplumsal çelişkiyi aşmak zor bir meseledir, çünkü bürokratik tahakküm geleneği, eğitim başta olmak üzere, devletin bütün ideolojik unsurlarını kullanarak, politik alanda hegemonya kurmuştur. Bu sahaya girmek için, önce bu hegemonyanın oluşturduğu yapının kutsallarını benimsemek, sonra onların parametreleri çerçevesinde kalınacağına dair bir kimlik ibrası gerekmektedir.
1950’ den 2000’li yıllara kadar siyaset bu yapıyı tahkim edici siyasi kadrolarla doludur. Tarım toplumunun farklılaşmamış yapısında, şehirlerin cılız ve toplumsal hareketliliğin merkezi olmaktan uzak kaldığı, insanların mesleksiz, eğitimsiz olduğu, sınıflaşma dinamiğinin ortaya çıkmadığı, sanayinin üç-beş KİT ve birkaç atölyeden ibaret bulunduğu bir toplumsal yapıda, bürokratik tahakkümüme itiraz edecek, onun hegemonyasını kıracak bir siyasal hareketin ortaya çıkamayacağı, çıksa bile susturulup suçlanıp apar topar yok edilebileceği aşikârdır.
Bütün bunlar doğru olmakla beraber eksiktir. DP’de, AP’de, bürokratik tahakküm geleneğinin karşısındaki partilerin hepsi, bu yapıyla uzlaşıcı bir dil kullanmayı, bürokratik hegemonyanın karşısında (ki 27 Mayıs’tan sonra bu ideolojik hegemonyanın adı militarizmdir) açıkça Erdoğan’a kadar ‘demokratik bir meydan okumaya’ cesaret edememişlerdir.

Tarihi değiştirmek

Gerekçeler ne olursa olsun, AK Parti’yi diğer partilerden ayıran ilk büyük fark budur. Bu durum AK Parti’yi anti-demokratik ideoloji olan militarizmin ve onun bütün kurumlarını dönüşüme götüren, Türkiye’nin demokratikleşme sürecinde devrim niteliğinde değişmelerin önünü açan bir siyasi hareket haline getirmiştir.
“Bunu yaparken sahip olduğu imkânlar ve kurduğu toplumsal ittifaklar önemlidir. Bunlardan birinin liderinin şahsiyeti ve bu meydan okuma sürecinde yükselen karizmatik nitelikleri olduğunun daha önce üzerinde durmuştum. Partinin kurucu lideri Erdoğan’ın yüz yıllık hegemonyaya karşı meydan okumasının toplumsal bakımdan yankı bulması, tarihin bir değişme/ kırılma anının ortaya çıkması demektir.”
İkinci mesele, AK Parti'nin mutabakat yaptığı toplumsal kesimlerdir. AK Parti sadece muhafazakâr bir söylemle yola çıkmış olsaydı toplumda değişim isteyen ‘yeni talepleri dile getiren unsurları siyasete taşıyan bir siyaset diline’ sahip olmasaydı etki alanını bu kadar genişletebilir miydi?
Bir başka ifadeyle AK Parti muhafazakârlığı, yerlilik/millilik ekseninde toplumun tarihsel birikimini yaşama özgürlüğünü savunurken, diğer taraftan Batı’ya bağımlık ilişkileri içinde, ekonomik bakımdan bir krizden diğerine savrulan, çıkmazdaki ülkeyi farklı bir konuma taşıyacak siyaseti üretmiştir. IMF ile stand-by anlaşmaları yapmaktan, Dünya Bankası ve Batılı finans kuruluşlarından aldığı kredileri yine onların belirlediği projelere harcamaktan ve borçlarını ödemekten takatsiz kalmış bir ülkeden yükselen bir ekonomiye geçiş sürecini başlatmıştır. Peki, AK Parti nasıl bir geleceğe bakıyor?

<p>İzmir'e meteor düştüğüne dair iddialar sosyal medyayı karıştırdı. 31 Temmuz saat 01.54'te gerçekl

İzmir'e meteor mu düştü?

İki deli bir araya geldi: Adana'da Balotelli izdihamı

Bakanı Kurum, Antalya'da incelemeler yaptı

İstanbul'da tramvay raydan çıktı