• $8,4705
  • €10,2921
  • 501.151
  • 1441.33
05 Ocak 2019 Cumartesi

Eşit olmak depresyona sokar mı?

Türkiye’de sınıfların varlığı/yokluğu hep tartışılagelir. Kimilerine göre klasik anlamda ideolojik sınıflar tarihsel şartların yoksunluğu nedeniyle oluşmamıştır. Sanayi devrimi ıskalandığı, modern üretim biçimlerine çok geç ulaşıldığı için işçi sınıfı/bilinci ortaya çıkmamış, sermaye ise devletten bağımsız ekonomik süreçlerin tetikleyicisi olamamıştır. Kimisi de bu tezleri fazla indirgemeci bulur ve sınıfların klasik anlamda varlığını teyit eder. Onlar sadece gömülü şekilde beklemektedirler.

Ama sanki Türkiye’de sınıflaşmalar üretim/sermaye/emek ilişkilerinden çok, kurulum ve paylaşım biçimlerinden tezahür etmiş gibidir. Bu paylaşım, ekonomik üretimden ziyade, devlet ve imkanlarını işaret etmiştir. Bu durumda, devletin, sivil/askeri bürokrasinin kontrolü hayatın merkezi kavgası haline gelmiştir.

Yani bir sınıflaşmadan bahsedilecekse merkez/çeper ayrışmasının işaret ettiği farklılaşma öne çıkan unsurdur. Bu durumda Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş kodları, tarihsel şartlar, bu kodları üreten öncü zihniyet, bürokrasi sınıfı, tüm bunların etrafında kümelenen irili ufaklı yapılar merkezi teşkil ederken, sermaye sınıfının zayıflığı ile devlet bu en sivil noktaya da nüfuz etmek durumunda kalıyordu.

KİT’ler ve dışa/rekabete kapalı ikame sisteminde ekonomik faaliyet demek, merkezde, o kodlara sahip olmak demekti. “Devletten geçinmeli” kavramı buradan gelmekteydi. Ama bu tüm ekonomik faaliyetin kapsadığı kesimler mahdut olmak, geniş halk kesimlerini dışlamak durumundaydı. Böyle bir kurulumda devlet zayıf olurdu. Çünkü devlet yağmalanmak zorundaydı. Bu yağmanın geliri, halka verilecek hizmetlerin asgaride tutulması ve yüksek faizli iç/dış borçla elde edilecekti. Esasen son değişimin 24 Ocak Kararları ile tetiklendiği görülmektedir. Küreselleşme rüzgarlarının sertleşmesi, Soğuk Savaş şartlarının SSCB’nin yıkılmasıyla değişmesi bu kurguyu derinden sarstı. Özal çoktan yapılması gerekenleri yapmaya başladığında müesses nizamı, yani seçkinleri rahatsız etmişti. Ama mesele Özal’ın tercihlerinden çok, kurgunun gerçekliğe terfi edememiş olması ve onu ayakta tutan arızi şartların artık yokluğuydu. AK Parti’nin üzerinde yükseldiği iki kesim, devletle değil (çünkü oraya giremezlerdi) dünyayla iş yapan Anadolu sermayesi ve dışlanan halk kitleleriydi. Her ikisinin özelliği de devletçe dışlanmış kesimler olmalarıydı. 1970/80’li yılların sendika üyesi, grev gözcüsü yoksul işçilerinin çoğu AK Parti seçmeni olmuştu.

Son 16 yılda ise şartlar seçkin azınlık aleyhine, dışlanmış çevre lehine gelişti. Kutuplaşmanın temel dinamiği de bu ekonomik/siyasal eşitlenmedir. İmtiyaz sahipleri eşitlenmeyi bir hak kaybı olarak hissedeceklerdir. (Siyasi anlamda kabul edilemez savruluşları bu hisse dayalıdır.) Bu hissin tezahürleri değişik aktüel çatışmalara bürünebilir. Ama temel mesele ekonomiktir.

New York Times’ta çıkan “Seçkin Türkler sürüler halinde ülkeyi terk ediyor” haberini temelde bu açıdan okumak gerekir.

Önümüzdeki sınav ise geçmişin hatalarına düşmemek, seçkinleşmemektir. Her vatandaş eşit deneme şartlarına sahip olurken, kendisini huzurlu, güvende ve hür hissetmelidir.

Türkiye bu birikim, tecrübe ve demokrasi bilincine sahiptir.

<p>İsrail'in aşılamaz dediği füze savunma sistemi Demir Kubbe'yi Hamas nasıl aştı?</p><p><span>ABD'n

İsrail'in hava savunma sistemi 'Demir Kubbe' çöktü mü?

Yer siyah, gök beyaz; şampiyon Beşiktaş!

Filistinlilerin evleri yerle bir oldu

Milli Eğitim Bakanı Selçuk, emekli öğretmenlerle çevrim içi bayramlaştı