• $7,5124
  • €9,0748
  • 442.974
  • 1523.51
02 Eylül 2011 Cuma

Güçlü ordu ve denge siyaseti

Deniz Ülke Arıboğan
Deniz Ülke Arıboğan
YAZARIN SAYFASI

Ülkemiz asker-sivil dengesi konusunda öyle garip bir teamüle alışkın ki, bazı şeyler normale döndüğü zaman bunu anlamakta güçlük çekiliyor. Anayasanın 104. Maddesi gereği kendisine TBMM adına Türk Silahlı Kuvvetlerinin Başkomutanlığını temsil etme görevi verilmiş olan Cumhurbaşkanımızın 30 Ağustos resepsiyonuna ev sahipliği yapması, kimilerinin sert eleştirisiyle karşılaşıyor. Genelkurmay Başkanının, Cumhurbaşkanının önünde selam durduğu fotoğraf ise sanki devleti ele geçirmiş işgal kuvvetleri varmış gibi, bir teslimiyet olarak algılanıyor.
Bu tuhaf ruh hali uzun zamandır gerçek menşeinden kopardığımız, sakatladığımız ve militerleştirdiğimiz elit-Cumhuriyetçi düşünce sisteminin bir ürünü. Bu düşünceye göre asker, cumhuriyetin kurucusu ve kollayıcısı olarak, her türlü eleştiri ve denetimden uzak bir biçimde, görevini bağımsızca yapmalı ve sivil otorite ile mesafeli bir ilişki içerisinde olmalıdır.  Sivil otorite zaman zaman yaramazlık yaptığında kulağını çekmeli, zaten bilgisiz ve cahil olan Türkiye halkı yanlış yere oy verdiği zaman iktidarı dengeleyici bir rol üstlenmelidir. Ordunun ittifak içerisinde olması gereken halk grubu da bellidir; onlar iyi okumuş yazmış, Batı kültürü almış, memlekette olup biten her şeye kızan, beğenmeyen, tenkit eden ve her şeyin en doğrusunu bilen üst-vatandaşlardır.
Bu yaklaşım tarzı uzun yıllardır iliklerimize kadar işleyen bir yanlış anlayışı yansıtır. Bu anlayış Türk Silahlı Kuvvetlerine hem yasaların ve temel işlevinin çok dışında bir rol yüklemiş hem devletin en değerli kurumlarından birisinin, siyasetin kirli silahlarıyla yaralanmasına yol açmıştır. Oysa ordunun anayasal olarak rolü ve mevkii net bir biçimde tarif edilmiştir. Ondan bu çizgilerin dışında bir şeyler beklemek, siyasi bir mücadelenin tarafı olmaya zorlamak onu gereksiz bir savaşın malzemesi haline sokmaktan başka bir şey değildir. Duruma özet olarak bakarsak:

1- Genelkurmay başkanının cumhurbaşkanına selam durmasından daha doğal bir şey yoktur, bugüne kadar da hep böyle gelmiştir. Bu görüntüyü eleştirenler eğer herhangi bir resmi törene daha önce katılmış olsalar, tüm cumhurbaşkanlarına aynı saygının gösterildiğini de görebilirlerdi. Bugün bir fotoğrafa bakıp bu tür spekülasyonlar yapmak, ordu içerisinde rahatsız genç subaylar yaratma çabasından başka bir şey değildir. Durum spesifik olarak Genelkurmay başkanı üzerinde baskı yaratmak ve taraf olmaya zorlamak amacını da gütmekte. Necdet Özel'in daha Genelkurmay başkanı olmadan 'istifa etmedi' diye eleştirilmeye başlanması, bu konuda baskının süreceğini de gösteriyor. Genelkurmay başkanları üzerinde baskı kurma siyaseti Türkiye'de alışıldık bir tarzdır ve farklı kesimler tarafından uygulanmış ve etkili olmuştur. Bazen fotoğraflar, kimi zaman ses kayıtları, kimi zaman da sembolik davranışlar bu mücadelede araç olarak kullanılmıştır. Şimdi de aynı bildik yöntem izlenmektedir.

2- 30 Ağustos, bugüne kadar askerlerin sahiplendiği bir bayramdır. Sivil otoritenin bu konuda devreye girmiş olmasını kınamak yerine bu zaferi paylaştıkları için alkışlamak daha doğru bir tutum diye düşünüyorum. Her konuyu bir istismar alanı haline getirmesek de hep birlikte keyfini çıkartsak daha güzel olacak ama bu da artık mizacımız haline geldiğinden, pek umutlu olamıyorum.

3- 'Güçlü Ordu, Güçlü Türkiye' sloganını destekliyorum. Lakin mesele bir ordunun güçlü olması fikrini nasıl algıladığımızda kilitleniyor. Kimisi güçlü ordu dendiği zaman askeri darbeleri, ceberut rejimleri algılıyor. Oysa ben bunu bir zaaf, hatta rejimin hastalığı olarak değerlendiriyor ve güçlü ordu kavramını 'sivil demokratik yaşamın tamamlayıcı unsuru' olarak görüyorum.

4- Dünya tıpkı kaynayan bir kazana dönmüş durumda. Ekonomik krizler, halk ayaklanmaları, doğal felaketler, açlık sefalet derken, konsantrasyonun demokratikleşmeden güvenliğe doğru kayması çok muhtemel. Yeni bir siyasi faza geçiş yapıyoruz. Hiçbir trend sonsuza kadar gitmez. Tarihin başından beri savaş ve barış, özgürlük ve güvenlik inişli çıkışlı dalgalar halinde gündeme gelirler. Siyasi devir değişiyor ve 'güçlü bir orduya' her zamankinden daha çok ihtiyaç duyacağımız kesin. Yeter ki, kurumlar anayasal olarak belirlenmiş hatlarından öteye gitmeye çalışmayıp, demokratik hukuk devletinin gereklerine uygun davransınlar.

<p>Türk savunma sanayisi şirketi HAVELSAN kimyasal, biyolojik, radyolojik ve nükleer risklerin tespi

İHA'lara 'milli' dokunuş: Kimyasal riskleri de tespit edecek

Türkiye'nin yeni nesil yerli silahları

Haftanın yalanları

Kısıtlamaların sona ermesiyle İstanbul'da hareketlilik başladı