• $8,4871
  • €10,2819
  • 499.861
  • 1441.33
20 Mart 2015 Cuma

'Liberalizm' nikelajlı dans direği mi?

SANIYORUM bu haftanın ekonomi politik olarak iç içe geçmiş üç gelişmesi var; birincisi, bir önceki yazıda anlattığımız TANAP temel atma töreni, ikincisi Avrupa Merkez Bankası (ECB) merkezi önünde (Frankfurt) başlayan ve giderek yayılan gösteriler ve üçüncüsü Amerikan Merkez Bankası ( Fed) faiz toplantı kararı… Aslında bu üç gelişme, belki de yıllardır bu gibi yazılarla, anlatmaya çalıştığımız yeni paradigmanın beklenen, bilinen başlangıç adımları idi. Aslında bir kitlesel protesto gösterisi ile sistemin en yerleşik ve statükocu kurumlarından birinin aldığı karar, nasıl aynı karenin içine sığabilir hatta her ikisi de nasıl aynı “şeyi” anlatan kapıyı açabilir diye sorabilirsiniz; cevabı basit; her iki gelişme de, şimdiye değin yürütülmekte olan neoliberal iktisadın iflas ettiğini, burada sistemin yolun sonuna geldiğini bize anlatıyor.

Neden Frankfurt?

Frankfurt’ta ECB önünde başlayan protesto gösterileri çok yeni değil; ECB önünde, Avrupa krizinin başlangıcından beri sistem karşıtı gruplar protesto nöbeti tutuyor. Bunlara zaman zaman Alman polisi müdahale ediyor; ortaya çıkan harala güreleden çoğu kere haberdar olmuyoruz; çünkü Frankfurt’ta olay çıksın da servis edelim meraklısı bir medya yok. Sanıyorum bunların bir CNN’i bile yok doğru dürüst. Almanya’da protestocuların Berlin yerine ECB’nin merkezi olan Frankfurt’u mesken tutması herkese anlamlı gelmelidir. Çünkü, Almanya merkezli finans-kapital ECB’nin merkezini mesela Brüksel gibi bir merkez değilde, Frankfurt’a getirerek, ECB’yi adeta Bundesbank’ın (Alman Merkez Bankası) şubesi yapmak istemiştir. İkincisi, başta Yunanistan olmak üzere, güney Avrupa ülkelerine kök söktüren ve aslında buralardaki krizin temel nedeni olan Troyka (AB Konseyi, IMF ve ECB) Avrupa’da halk düşmanı neoliberal politikaların ifadesidir. İşte bu yüzden göstericilerin politik öfkesi ECB’nin Frankfurt’taki merkezine yönelmiş bulunuyor.

Sizinle çok ayrı yerlerdeyiz!

Şimdi bizim bu Troyka merkezli neoliberal politikalarla temel ayrım noktamız-özetle-şu: Bunlar ve bunların bizdeki temsilcileri, mesela Güney Avrupa halkının, Akdeniz ikliminin etkisiyle tembel olduğunu bu ülkelerdeki borç krizinin de bu tembelliğin sonucu olduğunu söyler. Bunlara göre, Almanya bütün Güney Avrupa’yı sırtında taşıyan, müthiş verimli bir ülkedir. Çalışkan Almanlar her zaman haklıdır ve tembel güneylileri ne kadar çalıştırırlarsa o kadar iyidir ve kriz böyle çözülür. Ama bunlar, İstanbul’un yarısı bile zor eden Yunanistan gibi bir ülkenin, Amerika merkez olmak üzere, silah sanayicilerinin elinde nasıl beyhude silahlandırıldığını, Türkiye’ye karşı neden durmadan kışkırtıldığını sorgulamaz. Yunanistan’ın borç sorununun esasında gereksiz bir silahlanma olduğunu hep saklarlar. Küçük Balkan ülkelerinin nasıl Almanya tarafından parçalandığını-Balkanlaştırma- sanayilerinin, alt yapılarının, birikimlerinin ve emek güçlerinin yağmalandığını kimse anlatmaz. Almanya’daki sanayi karlılığının neden, Doğu Almanya’yı içine aldığı tarih olan 1990’lara kadar neden düştüğünü, bu tarihten sonra neden yükseldiğini, yine bizim “liberalizme” secde etmiş iktisatçı(!) larımız araştırmazlar. Çünkü araştırsalar karşılarında, faşizmden ancak pür “liberalizme” sarılarak kurtulacağını sanan ilhakçi Alman Reich’ını bulacaklarından korkarlar. Şimdi batının sanayi devriminin sömürüsünün ve ondan önceki merkantilist yağmasının ürettiği sahte “liberalizm”i şaşmaz kıbleleri ve amentüleri olarak belleyen bu arkadaşlar, iktisat bilimi deyince bu “liberal” öğretileri mutlak gerçeklik sanıyor. Liberal iktisadın bitmiş ama tekelci kriz döneminde çaresizce yenilenmiş neoliberal versiyonuna nikelajlı dans direğine sarılan stiprizciler gibi sarılmış gidiyorlar. Birileri bunlara merkez bankaları “bağımsızlığı” demiş onlar da bunu dans direği çıpası yapmış buraya inip çıkıyorlar. Peki Washigton Uzlaşısı ( Washington Consensus) nedir diye bunlara sorduğumuzda, anlatmaya Amerikan demokrasisinden başlarlar. Bakın ben demiyorum Güngör Uras diyor; onun 22/09/2014 tarihli Milliyet Gazetesi’ndeki yazısından “Derviş Programı” adlı bölümü aynen alalım:

“Derviş programı...”

IMF, Dünya Bankası ve de sanayileşmiş büyük devletler, benzer ülkeler gibi Türkiye’nin de Washington Consensus ilkelerini uygulaması için 1980’den itibaren baskıya başladılar. Türk bürokrasisi, zayıf hükümetler döneminde, 1980’den 2002 yılına kadar uygulamayı frenledi. 2001 Kemal Derviş İstikrar Programı, bütünüyle Washington Concensus ilkelerine uygun bir programdır. 2002 yılından sonra güçlü ve süreli hükümetler döneminde bürokrasinin direnci kırıldı. Kemal Derviş Programı sulandırılmadan uygulandı. Washington Consensus ilkeleri doğrultusunda: (1) Sanayileşmekten vazgeçildi. (2) Özelleştirme ile kamunun elindeki güçlü sanayi tesislerinin bazıları özel sektöre satıldı. Bazılarını yabancılar satın aldı. Çok büyük kısmı kapatıldı. Sonuçta üretim daraldı. (3) Gümrüklerin açılması sonucu ithalat arttı. İç üretim azaldı. Cari açık büyüdü. Açığı kapatmak için büyük ölçüde dış borçlanmaya gidildi. Borçlanmadan çarkı dönmeyen bir ekonomik yapı ortaya çıktı. (4) Yatırımlar büyük ölçüde durduruldu. Yatırımların milli gelire oranı yüzde 12’ye kadar geriledi. 1930’larda başlayan sanayileşme, 2000’li yıllarda ivmesini yitirdi. (5) Tüketime, ithalata bağımlı bir büyüme modelinde iç ve dış kaynaklar inşaat ağırlıklı yatırımlara yöneltildi.

Sizin kıbleniz neresi?

Tabii bizim burada Güngör Uras’a ilave edeceklerimiz var; butün bunları tamamlayacak bir para ve maliye politikası da, Türkiye gibi ülkelere empoze edildi. Teoride, yalnız araç bağımsızlığı olması gereken merkez bankaları, Para Kurulu, Enflasyon Hedeflemesi gibi müessese ve para politikalarıyla “bağımsızlık” kisvesi adı altında esir alındı. Bu ülkelerin Hazineleri ve ekonomi bürokrasileri, IMF’nin bıraktığı yerden başlayacak, Batı’da yetiştirilmiş, Londra’yı, Wall Street’i kıble bellemiş siyasetçi ve bürokratlara teslim edildi. Bu bürokrat ve siyasiler, her kılığa her ideolojiye girebilecek tıynetteydi. İçlerinde bir zamanlar “kahrolsun IMF diyen solcu, ulusalcılar da vardı; İslam’ı rutine, şekilci rituellere bağlamış, Dubai-Londra “adamı” sözüm ona Müslümanlar da… Dikkat ederseniz, Parelel Çete’nin bütün sözüm ona iktisatçıları bu ikinci katogoriye girer. Şimdi bu neoliberalizme parelel arkadaşlar, başından beri liberal ve –nasılsa- solcu- olduğunu iddia eden “orijinallerle” buluştu. Şimdi bu cephe, son Fed kararından sonra ne yapacağını iyice şaşırdı. Biz, başından beri Fed’in, sistemin ve Amerikan ekonomisinin gerçeklerine bakıldığında, öyle kolay faiz artıramayacağını söylüyoruz. Nitekim, geçen gün gelen karar, Fed içindeki Yellen ve Obama kanadının ipleri eline aldığını da ortaya koyuyor. Bu toplantı ortaya koydu ki, ABD, 1995’de-Ters Plaza Anlaşmasıyla- yaptığı hatayı yapmayacak. Yani Obama ve Yellen, Clinton ve Greenspan’ın yaptığı tarihi hatayı yapmadı. AB genişlemeye giderken, Çin’in yaptığı son hamle ve bunu G.Kore ve Japonya’nın da görmesi, Fed’in kararında etkili oldu. Biz bunları defalarca ve günlerce yazdık, artık bunu söylemeye utanıyorum. Bize, her fırsatta, saldıranlar ise, bütün bu gelişmeleri uzaktan bile göremedi. Ama görmelerini beklemedik zaten, çünkü onların kıblesi ayrı, bizimki ayrı… Bu bir yolculuktur, herkes yoluna şimdi.

<p>Tarihçi-Yazar Koray Şerbetçi bu hafta Kestirmeden Tarih  programında Kudüs özel bölümüyle karşını

Medeniyetlerin aynası Kudüs… Kadim şehre kim ne getirdi?

Tüm bildiklerinizi unutun! Seyahat ve deniz yolculuklarını kökten değiştirecek

Filistinli aileler, işgalci İsrail saldırılarından korunmak için okullara sığındı

NASA Mars'ın 3 boyutlu görüntülerini yayınladı