• $8,5111
  • €10,2962
  • 498.609
  • 1441.33
13 Mart 2015 Cuma

Oldukça yararlı bir 'görüş alışverişi' üzerine!

Bazı kelimeler vardır; o kadar çok ve farklı anlatımlar için kullanılırlar ki, bir bakarsanız savruldukları yerde, bırakın içerdikleri anlamı, size hiç bir şey anlatmıyorlar. Anlamsız bir harf yığınına dönüşmüşler. Herhalde, 20. yüzyılın bitiminden beri küreselleşme kelimesi için bu değerlendirmeyi yapabiliriz. Bir öğretim üyesi arkadaşım küreselleşmeyle başlayan bir tez önüme geldiğinde içine bakmak içimden gelmiyor diyordu; doğru. İngilizcede bir deyim var: So What!! Bunun en yakın Türkçe karşılığı herhalde “ne yani” dir. Belki Türkçe için daha da anlatılır olmasını istiyorsak “bizim” Kasımpaşa’da söylendiği gibi; “baba! ne dedin sen şimdi” kalıbını kullanabiliriz.

Devam edelim küreselleşme kelimesinden; dünyada ekonomik olarak küreselleşme denilen sürecin ne zaman başladığı iktisatçılar arasında da ciddi bir tartışma konusudur. Çünkü Sanayi Devrimi’nden hemen sonra, Britanya sömürgeciliğinin dört nala koşturmasıyla ülkeler arasındaki ticaret oranı şimdikinden çok farklı değildi. Oysa biz, küreselleşme deyince çok yakın zamanı anlıyoruz. Doğrudur. Çünkü eğer gerçek anlamda bir küreselleşme tarif edeceksek; bir yakınsama, iç içe geçme, etkilenme ve etkileme süreçlerininden bahsetmemiz gerekir ki, bu, gerçek anlamıyla, 1989’da Berlin’de Duvar’ın yıkılmasıyla başlayan süreçtir. Bu süreç, hem ekonomik hem de politiktir. Bu süreç halen sürüyor ve bunun nasıl biteceğini bilmiyoruz. 1989 tarihi aynı zamanda Fransız Devrimi’nin ikiyüzüncü yıldönümüdür. Şimdiki Çin’in kurucularından ve Başbakanlarından Çu En Lay’a Fransız Devrimi hakkında ne düşündüğü sorulmuş; o da “ bu konuda konuşmak için çok erken” diye cevap vermiştir.

'So What' ya da 'ne dedin sen şimdi'?

Şimdi bütün tartışmalarımız ve bu tartışmalarda yer alan argümanlar, tezler kuramlar esasında 1989’da tarihe karıştı ama biz farkında değiliz. Şimdiki küresel krizin nasıl biteceğini de tartışıyoruz ve burada sosyal bilimler alanında çok ciddi çalışmalar yapıldığı gibi, bize eski masalları anlatanlar da hayli fazla.
Bu eski masallar için ancak “so what” Kasımpaşa jargonuyla da; “baba! ne dedin sen şimdi” diyebiliriz. Sanıyorum, şu sıralar, karşılığı “baba! ne dedin sen şimdi” olabilecek bir yığın krizden çıkış çırpınışı, yol, politika önerisi falan var.
İşte Avrupa Merkez Bankası yeni bir genişleme politikasına başladı. Burada AB için şimdiden likidite tuzağı dediğimiz yani “oynayacağız ama tesis yok” “sorunsalının” ekonomideki karşılığı olan “ para var ama nereye yatıracağız” çözümsüzlüğü var. Dolayısıyla AMB Başkanı Draghi için oldukça “so what” (ne diyorsun) bir durum bu genişleme hikayesi. Ama ABD’de de benzer bir durum var. ABD’de, bırakın dünya ekonomisini kendi yolunu belirleme konusunda bile kafalar hayli karışık. ABD’de yatırımcılar da, Fed’den sonra faiz artırımının zamanlaması konusunda ikiye bölündü. Örneğin DoubleLine Capital'ın kurucularından Gundlach, Fed’in erken faiz artırması durumunda tekrar faiz indirimine gidebileceğini söyledi. Gundlach, Fed'in faizleri artıran ancak daha sonra yeniden düşürmek zorunda kalan merkez bankalarının hatalarından ders almadığını söyledi.
Gundlach, merkez bankalarının alımları dolayısıyla küresel anlamda yaklaşık 2 trilyon dolar tutarında tahvilin negatif faizli olduğunu ve Avrupa Merkez Bankası'nın politikasının bunu daha da derinleştireceğini de söyledi. Bize göre de çok yerinde bir değerlendirme. Bu değerlendirmeyi tamamlayan bir yorum da, Deutsche Bank’dan George Saravelos ve Robin Winkler’den geldi. Saravelos ve Winkler, bizim yukarıda söylediğimiz gibi, AMB’sının parasal genişlemesine bağlı olarak, AB’den çok yoğun sermaye çıkışı olabileceğini söyledi. ( AB’de yatıracak yer olmadığı için) Çıkan sermayenin bölge dışındaki tahvil piyasasına akacağını söyleyen analistler, tahvil faizlerini daha da aşağıya gelebileceğini de belirtiyorlar. Euro tam şimdilerde, yüzyıl başında doğduğu değerlere geliyor.

Yeni dengeler, eski hatalar!

Bu hiç şüphesiz yeni bir denge halidir. Ancak bu yeni denge, ABD’nin uzun süre katlanacağı bir durum değildir. Gundlach’ın dediği gibi ABD, 1995’de yaptığı hatayı yapıp erken faiz artırırsa bir yanlış tekrar edilmiş olur.
Başkan Clinton ve Fed Başkanı Greenspan, 1995 yılında, kendi çizgilerinin dışında ve stratejik olarak yapmak istediklerinin tam tersi bir sonuca yol açacak bir karar vermişlerdi. Doları, Japon Yeni ve Alman Markı karşısında değerlendirerek (revalüe ederek) Bush dönemini hazırladı bu ikili.
1985’teki Plaza Anlaşması'nın -dolar devalüasyonun- tam tersi olduğu için bu anlaşmaya Ters Plaza Anlaşması denir. ABD, ‘Ters Plaza’ Anlaşması'nın yapıldığı 1995 yılından 2005 yılına kadar olan on yılda ileri teknoloji katma değerini tüm dünyanın üzerinde gerçekleştirmiş, ancak bunu, aşırı değerli dolar ve göreli yüksek faiz nedeniyle ihraç edememişti. ABD, bütün bu dönemde, çok yoğun karşılıksız dolar yaratarak super açık(lar) vermiş ve kendisini dünyaya finanse ettirmişti. Bush iktidarı, bu anlayışa ve bu anlayışın arkasındaki militarist saldırganlığa dayanmaktaydı. Bizim, dolar uzun vadede değerli bir para birimi olmayacak, tezi tam buraya dayanıyor.

Brifing değil, görüş alışverişi!

Şimdi bütün bunları şunun için anlattım; Merkez Bankası Başkanımız, ekonominin koordinasyonundan sorumlu Başbakan Yardımcısı Ali Babacan’ın da katıldığı toplantıda, Cumhurbaşkanımıza bir sunum yaptı. Aslında toplantı bir görüş alışverişi şeklinde geçti ve oldukça da yararlı oldu. Yani toplantı yalnız Başçı’nın yaptığı sunumdan ibaret değildi. Şimdi 1989’da başlayan süreçte merkez bankaları ve uyguladıkları para politikaları-kriz ortamı olsun olmasın- zaten çok etkin değil. (so what yani) Hele bizim merkez bankamız, bize göre, enflasyon hedeflemesi denilen günü karşılamaktan uzak bir yolda devam ediyor. Böyle olunca burada merkez bankalarının algı yönetimi ve reel sektörü destekleyen adımları çok daha etkin ve sahici olabiliyor. Nitekim bundan bir süre önce merkez bankasının ihracatçı için reeskont kredilerinde selektif bir kredi mekanizması çalıştırması çok önemli bir adımdı. Ama Türkiye’de bu adımlar, nedense kurumsallaşmıyor; kurumlarımızda, dayatılan Batı ezberini aşacak yeni paradigmayı oluşturacak birikim ve güç yok. Erdoğan gibi liderlerin uyarıları da bir yere kadar geliyor ve sonra tıkanıyor.
İşte biz bunun için yeni bir sistem, Başkanlık Sistemi diyoruz. Türkiye, tıpkı Başkanlık Sistemi gibi, ekonomide de yeni bir sisteme-özgün, günü karşılayacak bir büyüme yoluna- girmelidir. Yaptığımız tartışma budur; bu tartışmaya hep birlikte devam edeceğiz. Türkiye, bu tartışmaları sahici ve demokratik olarak yapıyor; bu, sevindirici ve yapıcıdır. Şunu unutmayalım; insanlık tarihi yanlışlanmış sayısız tez üretmiştir; bunları yanlışlayan da zamanın ruhudur. İktisat’da var olan şartlar-diğer durumlar- sabitken diye bir şey vardır: Ceteris Paribus yani. Her doğru dediğiniz “şeyin” başında bu latince deyim vardır aslında. Bu bozulunca söylediğinizin karşılığı “ so what” yani “ne dedin sen şimdi” olur. Her şey iyi gidecek…

<p>Tarihçi-Yazar Koray Şerbetçi bu hafta Kestirmeden Tarih  programında Kudüs özel bölümüyle karşını

Medeniyetlerin aynası Kudüs… Kadim şehre kim ne getirdi?

NASA Mars'ın 3 boyutlu görüntülerini yayınladı

Düştüğü dere yatağında 5 gün mahsur kaldı

Mersin sahilinde bulundu! Sahil güvenlik hemen çalışma başlattı