• $9,6153
  • €11,2367
  • 553.564
  • 1479.93
18 Nisan 2013 Perşembe

Barışı beklerken

Hiçbir birey, hiçbir kültür, hiçbir toplum "saf" değil. Bireysel düzlemde konuşursak, içimde "başkaları" var. Bunlar bana eğitimle veriliyor. Deneyimle kazanılıyor. İçimde öğretmenlerim, anam, babam, sevdiklerim, sevemediklerim, ama gece yatağıma yattığımda sürekli hesaplaştığım, etkileştiğim insanlar var. İçim başkalarıyla dolu. Beni ben yapan en temel öğelerden biri içimdeki başkaları.
İşte benliğim içimdeki ve dışımdaki başkalarıyla etkileşmelerle ortaya çıkıyor. Bir kültür, içinde "başkası" olan öğelerle o kültür olabiliyor. Globalleşme aldatmacasında bu başkalıklar, farklılıklar ortadan kaldırılmaya çalışılıyor. Dikkat edelim. Bir ülke içindeki farklı diller konuşan, kendilerine özgü geçmişi, yaşam biçimi, dünya görüşü olan kültürlerin gönüllerince yaşayabilmeleri ile tam bir iç bağımsızlığa sahip kültür olabilir. İç bağımsızlığı olmayan ülkelerin dış bağımsızlıkları olamaz. İç bağımsızlığı olmayan bir ülke, diğer ülkeler arasında, kendi iç yapısına uygun yaşayabilen bir ülke olamaz. Çünkü kendi olamamıştır. Onu meydana getiren öğeler bağımsız değildir. Bir egemen öğe diğerlerini ele geçirmiştir. Oysa bir ülke çeşitliliğin verdiği zenginlikle birliğini kurabildiğinde kültür olarak çoğalır, bereketlenir.
Burada sorun, birey olarak içimizdeki başkalarıyla, kültür olarak ülkemizi oluşturan çeşitli kültürler taşıyan topluluklarla bir arada yaşamayı sağlayacak dayanışmayı gerçekleştirebilmektir. Çeşitliliğin bir dağılmaya yol açmasını engelleyecek çözümleri bulmak gerekiyor. Çeşitliliği gerçekleştirecek kültürel farklılıkları yaşayan toplulukların ya da toplumların, ülkeyi oluşturan diğer topluluklarla bir arada yaşama iradesine zarar vermeden gönüllerince yaşayacakları bir hayatın temellerini atmak zorunluluğu var. Bizim kültürümüzün deyimleriyle söylersek: Kesrette vahdet, vahdette kesret. 

***
Ülkemiz için söylendiğinde yüzlerce yıldır üzerinde yaşadığımız coğrafya, ortak geçmişimiz, inanç düzenimizin, dünya görüşlerimizin ortak yanları, eleştirel bir gözlükle yeniden yorumlanıp tazelenecek Cumhuriyetin bizi bir ulus olarak bir araya getiren ilkeleri böyle bir dayanışmayı sağlayabilir. Bütün bunlar için de ekonomik, toplumsal alt yapının zenginleşmesi gerekiyor. Yurttaşların karınlarını doyurabilip, geleceklerinden endişe duymadıkları bir ülkede yaşadıklarına güvenleri olmalı.
İçindeki farklılıkların zenginliğiyle yaşayacak bir ülkenin yönetiminin bu bilinçte olması kaçınılmaz. Bizim gibi ülkeler, tarihinden gelen henüz yüzleşemediği sorunlarla, bu sorunların çözümüne katkı sunacak ekonomik zenginlik, psikolojik hazırlık, dünyayı kavramadaki ufuk genişliğinden yoksun oluşumuzdan dolayı dışımızdan gelen yönlendirmelere çok çabuk maruz kalıyoruz.
Kim olduğumuzu düşünürken günü birlik kaygıların yoğunluğuyla hareket ediyoruz. Ülke yönetiminin kavramsal donanımında eksikler var. Başbakanımızın kullandığı kavramlar arasında tutarlılık yok. Ülkeyi barışa götüreceğini söyleyen bir yönetim, barışın sadece dağdakilerle anlaşınca geleceğini sanıyor. En azından verdikleri izlenim böyle. Çeşitlilikle bir arada yaşama, demokrasinin en temel öğesi; bu öğe, ülkenin tüm insanlarına, hayatın her alanına yaygınlaştırılamıyor. Sorunu yalnızca silah bırakmak olarak anlıyoruz. Böyle dar kafalı bir bakışla bu ülkeye barış falan gelmez. Böyle deyince de "ne o sende mi savaştan yanasın?" diyorlar. Barıştan yana olduğum için söylüyorum. Düşünsel, psikolojik, antropolojik (kültürel) alt yapısı olmayan bir süreç, temelleri gerektiği gibi atılmamış bir yapı gibi her an çökebilir. Telaş siyasi gündemden, seçimleri kazanma kaygısından, iktidarda kalabilme tutkusundandır. Tutku düşünceyi geçince akıl orada çaresiz kalır.

 

<p><span style='font-size: 1.6rem;'>Kültür ve  Turizm Bakanlığınca tarihi,  kültürel, mimari, ekonom

Beyoğlu dünya sahnesine çıkıyor

Nesli tehlike altındaki şah kartal, Ankara'da tüfekle vuruldu

Tavşanlı Höyük'te bölgenin 'endüstrileşmiş ticaret merkezi' olduğuna dair bulgulara ulaşıldı

Kesilen ağaçtan bir anda kan akmaya başladı!