• $ 7,8228
  • € 9,4308
  • 459.326
  • 1328.83
Reklamı Kapat

Kontrolden çıkan ülke

Türkiye’nin yerleşik düzenine, bunun paydaşlarını oluşturan unsurlara göre her şey yanlış yapılmaktadır. Onlara göre ‘Türkiye Batı kontrolünden çıkarak ayakta duramaz. Bir Ortadoğu ülkesi gibi davranamaz, çünkü yaklaşık iki yüz yıldır yönümüzü Batı’ya çevirmişizdir ve bu bizi çağdaşlaştırmaktadır, hiçbir kuvvet bizi yolumuzdan alıkoyamaz’. Bu beylik tekerlemeye benzer lafları çok duyarsınız, üstelik bunu söyleyenler arasında sosyalist olduğunu iddia edenler kadar, liberal, muhafazakâr hatta ulusalcı olduğunu söyleyenlere de rastlanmaktadır.

Sömürge ülkelerde Batı karşısında duyulan aşağılık duygusunu belli ölçülerde anlamak mümkündür. Çünkü resmi tarih görüşüne, ilk mektepten başlayarak anlatılanlara, çocukların bilinçaltına yerleştirmek üzere kurgulanmış düşünce yapısına göre ‘Batı moderndir, geride kalanlar bırakınız modern olmayı, henüz medeni bile değillerdir’.

Batı vesayeti

“İslam ülkelerinin yüz yılı aşan bir süredir karşı karşıya olduğu temel sorun; kendi aydınlanmalarını yaratamamış bir aydın zümresinin ‘Batıcılık adı altında sömürgeciliği içselleştirmiş bir zihniyet’ dünyasıyla kendi halklarına karşı tavır almış olmalarıdır.” İslam coğrafyasında Batı’yla vesayet ilişkisinin bozulmasına dönük atılan her adıma karşı ilk tepki ve saldırı onlardan gelmektedir.
Bir zamanlar Mısır’la ilgili haberler aktarılırken kaynak olarak adı sıkça anılan ‘Yarı resmi El Ahram gazetesi’ bu ülkedeki BAAS rejiminin yayın organıydı ve ‘kendi halkına karşı yapılan operasyonları reform ya da ileri düzenlemeler’ olarak anlatırdı. Türkiye dâhil bütün İslam coğrafyasında kendi halkına savaş açmış, halkının kültürünü tasfiye etmeye çalışan her ülkede en azından bir El Ahram gazetesi ve onun başyazarlarına benzer Hasan Heykeller bulunmaktaydı. Onlar kendi halklarına şu telkini yapmaktadırlar: ‘Sizin hayat tarzınızın, geleneklerinizin, inancınızın kısaca varlığınızın hiçbir önemi yoktur, bunları zorla da olsa değiştirerek Batı’dan aldıklarımızla sizi medenileştireceğiz; çünkü siz medeni değilsiniz.’
İslam İşbirliği Teşkilatı’nın İstanbul Zirvesi’nin ardından bazı gazete ve yayın organlarında yazılanlara bakınca, Batı’yla kurulan vesayet ilişkisinin, doğrudan sömürgecilik yaşamamış olan bu ülkede sebep olduğu travmatik neticelerinin resmi ideolojisiyle beslenmiş aydınlar üzerinde nasıl bir tahribat yaptığını görmek mümkün olmaktadır. Bunlardan kimisi ‘Batı’dan ne kadar koptuk’ kimisi ‘çağdaşlık treni kaçıyor’ diye feryat ederken, bazıları da ‘Batı vesayetinden çıkarsanız ‘köle kalmaya mahkûm olursunuz’ diye tehditkâr uyarılarda(!) bulunmaktadırlar.

Kaybetme korkusu

Ciddiye alınacak herhangi bir fikirleri yok fakat bir zihniyeti anlamak için yazdıklarına içerik analizi uygulamak istersek en çok tekrar ettikleri kavramların ‘çağdaşlık’, ‘rasyonalizm’, ‘ilericilik’ olduğunu, İslam ülkelerinin geri kalmasını Müslümanlıkla izah edecek kadar ön yargılı/saplantılı olduklarını görebilirsiniz. Bu coğrafyadaki anti-demokratik rejimlerin Batı sömürgeciliği sayesinde kurulduğunu, hâlâ Batı vesayetinde yaşadıklarını, bu ülkelerde ortaya çıkan demokratikleşme hareketlerinin yine ‘Batıcı militer unsurlar’ tarafından bastırıldığını, darbecilerin Batı tarafından desteklendiğini yok sayarak, bu ülke halklarının ezilmişliğinin, yoksulluğunun sorumluluğunu İslam’a yüklemeye çalışma ahlaksızlığına ne demeli!
Bu ülkenin, benim sözde/sahte aydınları dediğim resmi aydın bürokrat hâkimiyet geleneğinin sözcüleri, Türkiye’nin Batı vesayetinden çıkmasından rahatsızdırlar. Bunda haklıdırlar çünkü onların Batı’yla vesayet ilişkileri üzerinden elde ettikleri toplumsal rolleri ve konumları tasfiye olmaktadır. “Yüz yılı aşan bir sürede, kendi halklarının tarihini, kültürünü, kimliğini zorla değiştirmeye kalkan bir anlayışın, bir zümrenin sözcüleri olarak demokrasi karşısında kaybettiklerini anlamalarını beklemek ise iyimserlik olacaktır.”