• $ 7,8228
  • € 9,4308
  • 459.326
  • 1328.83
Reklamı Kapat

Kadük katalogların hafızları ruhuna Fatiha

Ulus devletlerin en önemli hedeflerinden birisi de vatandaşlarının gönüllerine müdahale etmekti.

İstedikleri kadar aksini iddia etsinler, ulus devletler eski dünyanın krallıklarından, tiranlıklarından, despotluklarından çok daha despottur.

En azından eslaf, kullarının gönlüne müdahale hakkı olabileceğine dair bir kuruntuya hiç kapılmamıştı.

Çocukluğumun ihtilal sonrası Türkiye’si şartlarında, sürekli olarak maruz kaldığım “Atatürk’ü seviyor musun?” sorusu, işte bu ulus devlet dayatmacılığının kendilerine verdiğini düşündükleri salahiyetle başa gelip duruyordu.

Hangi kul hangi kulun derun-u kalbini istintak edebilir? Ne sanıyordunuz kendinizi?

İmam Hatipliyiz ya…

Fevzi Paşa Caddesi’ne çıkınca damalı eşek gibi beş yüz metreden fark ediliyorduk zaten şükürler olsun; tabela tutsak ancak bu kadar belli olurdu. Alamet-i farikamız üzerimize sinmiş, burunsuz mahlûkların dahi genzini tırmalayan bir İmam Hatipli kokusuydu.

Hal böyle olunca önüne gelen bakımlı kokona teyze, cadde ortasında durdurup o malum soruyu sorardı.

Kenan Paşa’nın melekleri...

Neyse mesele değil, imtihandı atlattık. Artık gönlümüzün derunundan değil, fiillerimizden ve söylemlerimizden mesulüz.

Ulus devletler vatandaşlarının gönlüne de sınırlar çizerken, ellerimize kataloglar tutuşturmuş; sevmemiz-sevmememiz gerekenleri özenli şekilde bildirmişti.

Bir defa ulus devlet çocuğu isen, diğer devletlerin vatandaşlarından daha yüce tutmalıydın Türkiye Cumhuriyeti vatandaşını.

Hem her milletin üstünde tutmalıydın.

O atmosfer içinde yetişen biz dindar mahalle çocukları da aynı kalıbı kendimize yontarak, dindaşlarımızı diğer inanç müntesiplerinden daha fazla kendimizden zannederdik.

Neticede zihnimize ve gönlümüze hükmetmek isteyen fabrikanın bize sunduğu yegane şey, aralarında tedrici farklılıkların olduğu bir kalıptı.

Elimizde kalıbımız, Allah’ın mahlûkunu bir o kaba bir bu kaba koyuyorduk.

Çok şükür o kalıpların kırılışına şahit olacak kadar yaşadık. En değersiz gördüğümüz şey haline geldi o kalıplar. Hem katalogları da kadük kaldı.

Öyle bir dem ki, Azerbaycan vatandaşı pek çok kardeşimiz, hasbelkader Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmuş pek çoğundan daha fazla bizim insanımız.

Bunun böyle olduğunu en derinimizde hissediyoruz.

Bir Ermeni ve İsevi olan Markar Esayan, Müslümanlık dava eden pek çoklarından daha fazla bizim insanımız.

İçini dolduramadığımız bir ümmet kavramı ile sevmemiz önerilen pek çok Müslüman devlet, gavur bildiğimiz pek çok devletten daha düşman.

Kendisini Muhammed Mustafa’ya (SAV) nisbet etmek demek olan ümmet kavramına kurban olalım. Olalım da o kavramın da en az millet, vatandaşlık kavramları kadar arkası boş bir kod olarak zihnimize sokulduğunu, arkasını fikri olarak doldurmadıklarını gördük.

Ezcümle, bir biz kaldık bize ve bizimle dostluğu olanlar; haydi dostluk demeyelim, en azından düşmanlığı olmayanlar…

Dolayısıyla hayat kendisini en primitif yöne evirdi.

Dünya tarihinin kısa bir evresinde idealler üzerinden müştereklikler kovalayan Adem’in oğulları, şimdi hayatta kalmak yolunda ekmeğine destek olan, yahut mani olmayanlarla müştereklikler kovalıyor.

İlla, kimsenin etine sütüne el sürmediği bir Okyanusya yahut İskandinav memleketinde yaşasın.

Beşer, kendisine önerilen kalıplardan kurtulduktan sonra yeni kalıplar üretememenin sıkıntısını yaşıyor. Elbisesinden soyundu, ancak giyecek yeni bir libas bulamayınca çırılçıplak kaldı ortalık yerde.

Yeni bir hülle biçilecekse, onu biz biçeceğiz. Hamasi bir dürtü ile söylemiyorum. Diğerlerinde kumaş bitti.

Ve biz bu yeni hülleyi biçerken makası Azerbaycan vatandaşı Reşat tutacak, Markar’ın hayrul halefi yurdum Ermenisi kumaşı kesecek; bizden değildir diye bizi ikna etmeye çalıştıkları bilcümle bizden olan ile o terzi dükkanında İdris Nebi’den istimdat dileneceğiz ve o hülle göz kamaştıracak.

Üstelik Türkiye Cumhuriyet vatandaşı Ahmet’in, mahallemizin çocuğu olduğuna bir zamanlar çok ikna olduğumuz Mehmet’in rağmına…

Eski katalogların hafızlarının ruhlarına Fatihalar okuyacağız.

O da muvakkaten camimizde geçirdikleri vakitlerin hürmetine…