• $7,3921
  • €9,0038
  • 440.59
  • 1542.45
03 Ağustos 2012 Cuma

Türk Mucizesi

Kudret Emiroğlu
Kudret Emiroğlu
YAZARIN SAYFASI

Ülkemizde satış rekorları kırması gayet doğal olan fakat tarihçilerce de tarih kitabı olarak kabul edildiği görülerek gerçekten çıldırmış olduğumuza kanıt olan, okuyucularına gizli bir haz verdiği anlaşılan Çılgın Türklerin dışında da mucizelerimiz çoktur.
Bir kere İstanbul'un alınması bir mucizedir. Sahte bir hadisi bilerek, milliyetçi söyleme dini bir anlam katmak için Fatih hakkında yaratılan hale bir yana, Macar topçunun İstanbul'un fethinde oynadığı rolü, Osmanlı'nın sonuçta bir yabancı ustaya muhtaç oluşunun göstergesi diye yorumlanması da geçerli değil.
Mucize zaten, Macar ustayı da diğer bütün gerekli araçları da istihdam ederek böyle çılgın bir projeyi gerçekleştirmek. Bu proje, Afganistan'da Afgan ordusunu yetiştirerek, Hindistan'a bu orduyla açtığı seferle İngilizleri bu sömürgesinden kovmayı, dolayısıyla İngiltere emperyalizmini çökerterek İngiliz düşmanı alt etmeyi düşünen, Kanal Seferi bozumu ve İstanbul kaçkını Cemal Paşa'nın, bir de Almanya'daki diğer kaçkın İttihatçılara mektup yazıp, 'aman acele zeplin gönderin' demesine benziyor. Demek ki Afganistan'a da zeplin gönderilebilse, proje gerçekleşecekti.
Cumhurbaşkanlığı forsunun nasıl, niçin 16 devlet ve Türk olduğu iddia edilen bayrakla kimler tarafından donatıldığı, tarihçilerimiz tarafından sorgulanmıştı. Fakat, şu devlet kurma ve batırma becerisi üstünde durmak gerekiyor.
Önce Osmanlı devletinin battığı Birinci Dünya Savaşı rakamlarına bakalım:Osmanlı İmparatorluğu'nun bu savaşta insan kaybı, toplam insan kaybının % 5,6'sı, toplam savaş harcamaları içindeki payı ise sadece % 0,8'dir. İmparatorluğun insan kaybı maddi kaybının yedi katıdır ama elde ettiği başarılar, bu paylarıyla ölçülemeyecek orandadır. Bir yanda Çanakkale ve Kuttü'l-amare zaferlerini bir yanda da Sarıkamış ve Kanal felaketlerini dengelersek, tablo daha da mucizevi olur.
1826'da artık ordusu bulunmayan, 1848'e kadar da doğru dürüst ordu kuramamış olan devletin, bir de 1920'deki durumuna bakın. Üstelik bu 'devletleşme' başarısını, 19. yüzyılın yalnızca ikinci yarısından itibaren bir millet yaratma, 'Osmanlı milleti' olma ihtiyacı duyan devletlülerin önderliğinde becermiştir Anadolu çocukları. 20. yüzyılın ilk çeyreğinde de Türkiye'de Türk milletini yaratmıştır.
Bu sözler kimseye dokunmasın; bilimsel ifadesi böyle. Çünkü nesnel olarak Türk olmakla, öznel olarakTürk olmak arasında fark vardır. Bu topraklarda, yalnızca Türklük üstünden konuşacaksak, ki diğer unsurlar da farklı değildir, öznel olarak milli kimliğin hissedilmesi çok çok geçtir. Kısa ifadesiyle insanlar öznel bilinçleriyle Müslüman veya Rum, Ermeni filandır. (Osmanlı'da meşruiyet dışı bir unsur olarak Aleviler akla gelirse, onlar da kendilerine Müslüman derler, onlarca Sünniler 'Yezit'tir.)
Demek ki devlet kurma ve sonra millet yaratma konusunda bir mucize işliyor.
Osmanlı toplumu, son dönem Osmanlı aydın, tarihçi ve siyasetçilerinin de benimsediği ve mucize diye anlattığı gibi aşiretten yaratılmış bir imparatorluktu (İmparatorlukları iyi bir şey zannedenler, bu yapının çok istedikleri öznel bilincin gelişmesindeki geciktirici etkisini unutuyorlar.) Aşiret, yapısı gereği, kandaş unsurlarla aynı üretim programı çevresinde siyaset geliştiren diğer kabilelerin katılımıyla kurulur ve bu program başarılı olduğunda devletleşir. Dolayısıyla Osmanlı devletinde, devlet Osmanlı'nındı, Osmanlı ise sadece bu programa katılabilme yeteneğinde olan 'kabile yöneticileri' yani Osmanlı'ya memur olmuş kimselerdi. Osmanlı devletinin yalnızca yönetici zümresi Osmanlı'ydı çünkü Osmanlı tebasına zaten fikri sorulmuyordu ve kurulan düzenin temel ilkesi reayanın oğlu reaya - köy çocuğu köylü olarak kalmaktı. Osmanlı'yı diğer Anadolu siyasal örgütlenmelerinden ayırt eden unsur, Osman oğulları için çalışmayı, aşiret gibi çıkar birliği kurarak birlikte siyaset oluşturmayı kabul eden yöneticilerden oluşmasıydı, yani Osmanlı kendisini dini veya etnik bir ayrımla niteleyemezdi çünkü bu dönemin zihniyet dünyasında akla gelmeyeceği gibi zaten onu diğerlerinden ayırt edici bir öğe değildi.
Kuruluşundan yüzyıl sonra ilk Osmanlı tarihleri yazılmaya başlanırken, Anadolu'da halen yaşamakta olan aşiret kültürünün ve yüz yüze ilişkinin Osmanlı'ya yakıştırılması yerinde bulunmuştur. Fakat artık kurucu unsur olarak Bitinya Rumlarının da, Moğol asker unsurlarının da, Vefailerin de pek adları anılmak istenmemekte, henüz Türkmenlik vurgulanmaktadır. Ama Fatih'le birlikte artık Osmanoğulları'nın devletinin adı 'devlet'tir; bu da sade kaçacağı için 'devlet-i aliye'dir.
Yüzyıllarca darülharp İran'dan başka bölgesinde Müslüman devlet tanımamış Osmanlı için, içerdiği toplumsal tabakalarla yürütülen siyasal çıkarların çatışması Türkmen, Alevi, sipahi, yeniçeri, esnaf ve ulema isyanları, bu tabakaların memur edilmesi, padişahları öldürmeleri, başka hanedan arayışının dile getirilmesi ve nihayet Osmanlılaşması bunun sonucu da çekirdek aşiret yapısı ve zihniyetinin dağılması olmuştur; Osmanlı milleti ihtiyacı ortaya çıkmıştır. (Bu kadar yerleşik bir imparatorluğun mirasının bu kadar göçebe izleri taşıması da böyle açıklanır!)
Bu kadar zengin bir sözlü kültürümüz varken, Osmanlı'nın bu kadar baskın çıkması, Türkiye'nin bir kopuş oluşturamayarak, yalan yanlış bir Osmanlı mirası oluşturması, üstünde durulması gereken bir yapılanmadır. Halen kimse 'beni halk okuttu' demez de 'devlet okuttu' dediğine, hastanenin acilinde deva buldu mu, bu örgütlülüğe hayran kalıp, 'Allah devlete zeval vermesin' diye dua eden bir halkımız olduğuna göre, biz Türkiye aşiretinin, kabile ruhuyla yaşayan tebasıyız, aşirete kurban oluyoruz!
Kurban olma motifi günlük yaşamın her dokusuna işlemiştir. Nenelerimiz bize kurban olur, biz sana kurban oluruz veya birini bulup yoluna kurban oluruz, etimiz zaten hocamızındır ve dinin farzları değil de kurban kesmek toplumsal olarak daha önemlidir. Memleketin taşına toprağına kurban oluruz diye yıllarca şarkı söylemedik mi? Bir mümin olan Mehmet Akif, Çanakkale Şehitleri için, 'bir hilal uğruna Ya Rab, ne güneşler batıyor' demedi mi?   
İşte Türk'ün ayranı böyle kabarıyor.
Günümüzden örneklendirmek gerekirse, bu mirasın ortak mirasçıları olarak Türkiye ile PKK savaşını anımsayalım. Kuzey İrlanda'da, eğer geçerliliği sürerse, silahlar bırakıldığında açıklanan, 30 yıllık sürede ölü sayısı (650'si sivil olarak bildirilen) 1800'dür. Türkiye'deki ölü sayısını anmaya dilim varmaz. Bu da bir Türk mucizesidir.

<p>Sadece Türkiye değil Amerikan basınında da yemin töreninin önüne geçen İncil detayı ile ilgili de

Joe Biden'ın yemin törenine damga vurdu: Üzerinde Kelt haçı bulunan İncil'le ilgili çarpıcı detay

Türkiye'nin yeni nesil yerli silahları

Doğada yaptığı yemeklerle kentleri tanıtıyor

Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk, yarıyıl tatili zilini çaldı