• $7,379
  • €8,941
  • 436.587
  • 1465.76
13 Temmuz 2012 Cuma

Saklanmayan Ebe

Kudret Emiroğlu
Kudret Emiroğlu
YAZARIN SAYFASI

Siyasi tarihimizi belirleyen ve bugünü de etkilemeye devam eden kabule göre, siyasal örgütlenmelerimiz sağ-sol, ilerici-gerici, milli-batıcı, laik-islamcı, vb. bir ikilik içinde gelişmiştir.
Tarihçilerimizin gene genel kabul gören tasnifine göre, siyasi tarihimiz, İttihat ve Terakki ile Hürriyet ve İtilaf çizgilerinin devamlılığı ile açıklanabilir. İttihat ve Terakki çizgisi CHP ile devam ederken, Hürriyet ve İtilaf çizgisi, Terakkiperver Fırka ve Serbest Fırka denemelerinden sonra, Demokrat Parti ve Adalet Partisi çizgisiyle devam etmiştir.
12 Eylül'den sonra 'üç eğilimi birleştirdiği' iddiasıyla ANAP iktidar olmuş, zaman içinde ANAP ve Adalet Partisi çizgisi erimiştir ve siyasi tarihimizi açıklayan ikilik, AK Parti ve CHP üstünden kavranmaya devam edilmektedir.
Erbakan daha Milli Nizam Partisi döneminde, partilerinin kurucusunun II. Abdülhamit olduğunu açıklamıştı. Daha sonra, Milliyetçi Cephe hükümetinden çekilip, II. M.C. hükümetini 'kerhen' dışardan destekleyerek, kendi çizgisi dışındaki bütün partilerin 'renksiz Batı kulübü' olduğunu ve devletin 'kabuk devlet' olduğunu açıkladı. (Burada bir parantezle, 12 Eylül öncesi 'devrimci siyaset' söyleminde de, fukocu ilhamla da, siyasal çözümleme, emperyalizme teslim edilmiş oligarşi tanımıyla başlıyordu ve aynı söylemin Batı diliyle ifadesiydi.)
Konumuz, son seçim döneminden beri canlanan Demokrat Parti, Menderes ilişkisiyle bugünkü İslamcı çizginin ilişkisi değil; söz konusu tarihsel ikili yapı iddiasının yanlış olduğu, farklı ve eksik anlamlarıyla Erbakan'ın ve 'marksist devrimci çizgi'nin doğrulara daha yakın olduğudur. Bunun bugün yalnızca bir yönü, 1946-1950 dönemindeki siyasal tartışmalar bağlamında, CHP ile DP'nin aynı kampın klik örgütlenmeleri olduğu gösterilecek...
27 Mayıs öncesinin günlük yaşantısında, toplumun Demokratların ve Halkçıların camilerinin ayrıştığı dereceye kadar zıtlaşmaya varmış olmasına karşılık, 1946 yılından itibaren, şaibeli 46 seçiminden sonra, CHP'nin güttüğü politika, CHP'nin öncesi ve sonrasında kendisini tanımladığı çizginin dışına çıkmıştır ve DP ile özünde olduğu gibi biçimde de benzerlik topyekün toplumsal gidişle belirlenmiştir. Kısa başlıklar halinde...
CHP'nin kuruluşundan itibaren, bütün toplumsal yapılanmalar için doğal olduğu üzere, kaç boya boyandığı, tarihçilerimiz açısından neden ve sonuçlarıyla yeterince ortaya konmamış olduğu gibi, kamuoyunca tek bir çizgi olarak kavranması da, belki siyaseten istenen, bir yanılsamadır. CHP 1946 seçimlerinden sonra 17 Kasım 1947'de toplanan 7. Kurultayında zaten seçim sonrası yeni ortama kendisini uyarlamak üzere yönetim değişikliğine gitmiş ve milli şeflik dönemi bitirilerek başkanlık seçimi yapılmış, 9 Eylül'debaşbakanlıktan istifa etmiş olan Recep Peker, başkan adayı olmamasına karşılık, iki çizginin ayrımına vurgulayacak biçimde 25 oy almış, genel başkan vekilliğini ise 159 oy alarak, 328 oy alan ılımlı yeni çizginin adayı Hilmi Uran'a bırakmıştır.
***
Ilımlı çizgi bir yandan milli şef dönemi uygulamalarını yumuşatırken, 1950 öncesi CHP-DP gerilimi ile 1950 sonrası DP-CHP gerilimi ne yazık ki aynıdır. Muhalefete tahammülsüzlük olarak özetlenecek bu hükümet-devlet özdeşliği tutumu, DP'nin de söylemine karşılık, içinden çıktığı parti olan CHP'liliği en koyu biçimde sürdürdüğü yönüdür.
1947 yılına damgasını vuran Yücel-Öner davasını hukuken Hasan åli Yücel kazanmışsa da, siyaseten kaybeden ve CHP içindeki konumunu yitiren Hasan åli Yücel olmuştur. Bu kaybın devamı, bugün 'DTCF cadı kazanı' olarak adlandırılan, bu fakültedeki 'komonis' hocaların atılmasıyla sonuçlanan süreçtir. Nihal Atsız-Sabahattin Ali davasının kamuoyunu meşguliyetinden sonra 2 Nisan 1948'de Sabahattin Ali öldürülür.
***
Daha kurultayda başlayan tartışmalarla, militan laiklik politikası terk edilmiş, Ocak 1949'da İttihat ve Terakki'nin İslamcı kanadından Şemsettin Günaltay başbakanlığa getirilmiştir. Din dersleri ilkokullara seçmeli ders olarak konulduğu gibi, Kuran kursları açılmış, 4 Haziran'da da İlahiyat Fakültesi kuruluş yasası çıkmıştır. Haç farizası için döviz ayrıldığı gibi, tekke ve zaviyelerle ilgili kanunda değişiklik yapılarak bazı türbelerin ziyarete açılması kabul edilmiştir.
1946 seçim ortamında 5 Haziran'da yapılan değişiklikle, sınıf esasına dayalı cemiyet kurma yasağı kaldırılmış ve tarihimize '46 Sendikacılığı' olarak geçen sendikalar örgütlenmeler kurulmuştu. Sendikaların sosyalistlerin etkisi altına girmesi sonucu, tek-tip dernek yasasıyla mevcut sendikalar kapatılmış, legalleşmeye çalışan sol partiler kapatıldığı gibi, sol basın da sıkıyönetim kararıyla susturulmuştur.
CHP ve DP, DP'nin kuruluş sürecinde solcu ve komünistlerle diyaloğa da girmiş olmasına karşılık, kamuoyu önünde kendilerini komünist avcısı ve rakiplerini komünist koruyucusu olmakla suçlama yarışında da birbirlerinden farksızdırlar.
Bu 'soğuk savaş' mantığı içinde, iki partinin yarıştığı temel konulardan biri de, Türkiye'yi kimin NATO'ya sokacağıdır. Missouri'nin İstanbul'a gelmesiyle başlayan hikaye, Türkiye'nin Truman doktrini kapsamına alınmasıyla devam etmiştir, ancak Türkiye'nin NATO'ya alınmasını, Kore Savaşı'na katıldıktan sonra 1952'de 'beceren' DP iktidarıdır. Yani 'yeni dünya düzeni'nde Türkiye'nin yeri ve dolayısıyla ekonomi-politik tercihleri açısından iki partinin bir farkı yoktur.
CHP parti ile devlet kurumlarını özdeşleştirmişken, belediyeleri de devletleştirmiş-partileştirmişti. 1945 yılında bu konuda da başlanan iyileştirmelere, belediyelerin bağımsızlaştırılması yönünde atılan adımlara karşılık, DP iktidar olduktan sonra, 1954 yılının seçim ortamına kadar bu konuda adım atma gereği duymamıştı. Yani DP döneminde de valilerin belediye başkanlığı sürdürülmüştü.
Esasen CHP gibi DP de, çok partili rejime uygun olarak 1924 Anayasası'nın değiştirme gereği duymamışlardı!
Bugün Türkiye'nin yaş ortalaması 27,5'a varmış, 12 Eylül'de doğanlar da 32 yaşında, artık eskisi gibi 'takım tutar gibi' parti tutulmadığı söyleniyor. Fakat halkımızın,iddia edildiği gibi Menderes sevgisi sürüyorsa, burada bir sorun var demektir. Yani halen siyasette 'sevgi' halinin söz konusu olduğu anlamına gelir. Bu soruna körük tutanlar da kamuoyunu belirleme gücü olan kurumlar, siyasetçiler ve partileri program ve uygulamalarına göre değil gerçekte oy avcılıklarına göre tanımlayan siyaset tarihçileri, sosyologlar, bilim insanları.

<p>MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, 'Şayet Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın müs

'Bahçeli'nin Şuşa'da yaptırmak istediği okul kardeşliğin sembolü olacak'

Türkiye'nin yeni nesil yerli silahları

Hayranı gibi yaklaştı önce imzasını aldı, sonra canını!

Günün en çok paylaşılan fotoğrafları