• $8,3128
  • €10,0906
  • 489.018
  • 1444.87
10 Aralık 2013 Salı

Başbakan’ın kelimeleri ve Osmanlı Türkçesi

H. Hümeyra Şahin
H. Hümeyra Şahin
YAZARIN SAYFASI

Başbakan Erdoğan’ın zaman zaman Osmanlıca ifadeler kullandığı dikkatinizi çekiyordur. Daha yaygın karşılıklarını kullanabilecekken ‘ru-be-ru, izmihlal, tarik’ gibi kelimeler yanında, ‘efradını cami, ağyarını mani’ gibi kalıplarla konuşmasını zenginleştirdiği görülüyor. Üstelik en eğitimlisinden en eğitimsizine toplumun tüm kesimlerine hitap eden dil ve üslup yalınlığı da bundan zarar görmüyor. Özel ve bilinçli bir tercihle kullanmasa bile, Başbakan’ın fikri müktesebatının yansıması kabul edilebilecek bu ifadeler bir yandan da toplumsal zeminde tedavüle giriyor. Gençliği bir medeniyet diline aşina kılıyor. Böylece kamuslar raflardan indiriliyor.
Osmanlıca ifadeler kullanmayı ‘emperyal düşünce’ ile özdeşleştiren kültürel fukaralığın aksine, Başbakan’ın bu tür ifadeler kullanmasını kültürel okur-yazarlığa teşvik olarak değerlendirmek mümkün. Zira Osmanlı Türkçesi köklü bir medeniyetin dili. Hatta onu 16.yy’dan 20.yy’a uzanan bir zaman diliminde kullanılan ‘Klasik Türkçe’ şeklinde tanımlamak belki de daha doğru.
Yıllardır siyasi ve kültürel baskılarla ‘geri kalmışlığın dili’ olarak yaftalanan Osmanlıca, bugün aslında gençler arasında itibarlı bir etiket olan ‘entelektüel’ olmanın da birkaç şartından birisi. Küresel genişlemenin yolu nasıl İngilizce, İspanyolca bilmekten geçiyorsa, tarihin derinliğine inmenin, kültür ve medeniyet dairesine girmenin yolu da Osmanlıca öğrenmekten geçiyor. Yani Türkiye’de Osmanlıca bilmeden ‘entelektüelim’ demek bir yönü hep eksik kalacak bir iddia.
Pir Sultan Abdal’ın, Fuzuli’nin, Evliya Çelebi’nin, Yahya Kemal’in, Necip Fazıl’ın dünyasına girmenin anahtarı Osmanlıca denebilir. Aynı şekilde sokağımızın başındaki çeşmeyi, şehir meydanındaki kitabeyi anlamanın yolu da ona vukufiyetten geçiyor. Hatta bırakın 16.yy’a gitmeyi, 1927 tarihli Gençliğe Hitabe’deki ‘bedhah, şerait, mümessil, cebren, müstevli’ kelimelerini anlamak da yine Osmanlı Türkçesi’ne aşina olmayı gerekli kılıyor.
Osmanlı arşivinde Balkanlar, Kafkasya, Ortadoğu, Kuzey Afrika ve hatta Avrupa tarihi çalışan yabancı araştırmacıların en çetrefilli Osmanlıca metinleri okuyup anladıklarını gördükçe, dedelerinden kalan mektupları okuyamayan ülkemiz gençliğinin nasıl sığ ve derinliksiz bir dile mecbur edildiklerini düşünmeden edemiyor insan. Yüzyılın başında gelenekle tüm bağları kesilen bir millet olarak sanatta, bilimde ve bürokraside yavan bir dile mahkum edilmişiz. Sözgelimi bürokraside ast-üst arasındaki yazışmaların yönüne ve içeriğine göre ‘kaime, şukka, ariza, tahrir’ gibi isimlendirme zenginliğinden herşeye ‘evrak’ diyen bir dil kısırlığına geçmişiz. Heidegger’in ifadesiyle ‘dil düşüncenin evidir’ gerçeğinden hareketle bu gidişatın bizi yalnızca dilde değil, düşüncede de kısırlaştırdığını sanırım söylemeye gerek yok.
Her ne kadar geç kalınmış olsa da, Osmanlıca’nın okullarda 10, 11 ve 12. sınıflarda seçmeli, sosyal bilim liselerinde ise zorunlu ders olarak okutulması gençlere küçük bir telafi şansı verebilir. Fakat önce Osmanlıca’nın önlerine açacağı kültür ve medeniyet evrenine ilgi duymalarını sağlayacak bir iştah yaratmak gerek. Bu da aile, sivil toplum ve medya işbirliği ile mümkün olabilir.
Türkiye’de yıllardır okur-yazar oranının artırılması noktasında önemli çalışmalar yapılıyor. Şimdi sıra kültürel okur-yazarlığın yaygınlaştırılmasında. Gençliğin entelektüel ufku ancak bu şekilde, tarihin derinliği, yeryüzünün genişliği ölçüsünde yapılacak okumalarla genişleyebilir.

<p>İşgalci İsrail'in işgal altındaki Doğu Kudüs'te Filistinlilere yönelik müdahalesi devam ederken,

Kudüs'te tepki çeken görüntü! Mescid-i Aksa'dan alevler yükselirken Yahudiler Kudüs Günü'nü kutladı

Demir yoluyla taşınan bor, seramik ve mermer miktarı arttı

Bakan Karaismailoğlu, Trabzon'da inceleme ve ziyaretlerde bulundu

Osmaniye'de tarlada bulunan yaban kedisi yavruları bakıma alındı