• $8,058
  • €9,6752
  • 460.376
  • 1408.14
13 Şubat 2015 Cuma

Türkiye Güney’de ne arıyor?

Bugün biraz Meksika’dan bahsedeceğiz ama öncelikle Türkiye’deki şu dolar yükselişi “sıkıntısına” değinmek istiyorum. Türkiye’de dolar yukarı çıkmaya başladığında üç kesimde panik başlar. Bürokrasi, medya ve (bu ikisinin telaşına bağlı olarak) halk…
Çünkü Türkiye’de ekonomi tümüyle dolara endeksli dizayn edilmişti. İhracat son derece sınırlıydı ve borca, ithalata dayalı bir ekonomi IMF reçeteleriyle yürümeye çalışıyordu. Kamu bankaları sürekli zarar ediyor ve banka sistemi sürekli açık pozisyonda çalışıyordu. Bunun için banka sisteminin, kamu ve özel olarak, dolar talebi ve borcu en üst düzeydeydi. Sanayi ancak kalite ve fiyat olarak iç pazara hakimdi ve bütün girdilerini dolar bazında ithalatla sağlıyordu.
Bundan dolayı Merkez Bankası’ndan başlamak üzere devletin tüm kurumları ve medya TL’sının gereksiz değerli olması için her türlü çabayı gösteriyor ve bunun algısını oluşturuyordu. Ayrıca, yüksek faiz, değerli TL’si ve bunun sonucunda finansallaşmaya, ithalata dayalı ekonomi de Türkiye’ye dayatılıyordu.
Burada “yabancılar” hem finans alanında hem de ihracatta kazanıyorlardı.
Ülke, onlar için borçlandırma ve ihracat cenneti bizim için yoksulluk cehennemi idi. Tabii bir müddet sonra lastik patlıyor ve IMF heyeti kapıya dayanıyordu. Banka sisteminin dağ gibi döviz borcunu ödemesi için işe çok yüksek oranlı devalüasyonla başlanıyordu. Ama ondan önce yabancılar ve bizdeki işbirlikçiler çoktan TL’den dolara geçmiş oluyorlardı. Bir gecede halk yoksullaşıyor, kamunun dolar borcu ikiye katlanıyor ve Türkiye, dışarısı ve onun yerli işbirlikçileri için daha fazla çalışmak zorunda kalıyordu. Bu saadet zinciri, emlak, toprak gibi rant alanlarını da dolarla fiyatlandırıyor ve bir avuç aile ve onun beslediği bürokrasi-siyaset mekanizması sürekli zenginleşirken halk sürekli fakirleşiyordu.

2008’den şimdiye…

Türkiye bu “saadet zincirini” 2008’de Erdoğan’la kırdı. Şimdilerde Volckerci bürokrasi ve geleceğini 20. yüzyıldan kalma küresel finans oligarşisine bağlamış 'iş dünyası' 2008 yılında, tıpkı şimdi olduğu gibi, IMF ile iplerin koparılmasına direnmiş ve Erdoğan’dan vazgeçme yolunu daha o zaman aramaya başlamıştı.
Türkiye, bütün bu süreçte neoliberal tuzaklardan kurtuldukça ve bu yoldan sapma gösterdikçe, yeni ihracatçı bir sanayi ve ekonomi geliştirdi. Bu ekonomi kendi orta sınıfını Anadolu’da oluşturdu ve bu ekonomik dinamizm AK Parti’yi üç dönem iktidara getirdi. Şimdi Erdoğan’ı ekonomi ile çıkışları için eleştirenler ve “gördünüz mü dolar nereye geldi” diye eski korku müziklerini çalanlar, şimdiki “durumlarının” Erdoğan’ın 2008’deki ısrarına bağlı olduğunu unutmasınlar.

İş dünyasında dolar paniği niye yok?

Bakın, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Güney Amerika gezisine, DEİK kapsamında katılan, işadamları ile konuştum; hiç kimsede dolar paniği yok, “Zaten gereksiz değerli bir TL istemiyoruz, şu an Türkiye ekonomisinin temelleri iyi, dolar borcu olarak çok açık pozisyonda değiliz, banka sistemi de değil, ihracat için bu seviye iyi” görüşü Meksika’ya giderken hakimdi. Ama birilerinin “Bak, dolar 2,5 TL oldu, batıyoruz, bu Merkez Bankası tartışması niye” cümleleri ile panik havası oluşturmasını da anlıyorum. Çünkü önlerindeki “Yağma hasanın böreği” gidiyor.
Öncelikle Merkez Bankası tartışması, Merkez Bankası tartışması değildir, Türkiye için yeni bir büyüme modeli tartışmasıdır. Bu büyüme modeline, gelişmekte olan Asya ve Latin Amerika ülkeleri de geçiyor ve geçmeyenler ise bizim gibi geçmenin yolunu arıyorlar. Güney Kore örneği ortadadır. Güney Kore’nin başarısında başkanlık sisteminin payının önemli olduğunu da belirtelim. Bütün Latin Amerika ülkeleri eski IMF reçetelerinin ve Washington Uzlaşısı'nın dışında, bu yeni yolu bulmaya çalışıyor. Küba bile, sonunda yapmak zorunda olduğu dışa açılmayı, bu yeni yola bağlı olarak yapacak. Bu yeni yol, Asya kalkınmasıdır ve Batı’nın sanayi devrimi öncesinde merkantilist yağma ile başlayan “yağmacı kalkınma” anlayışından niteliksel olarak ayrılılır.

Yeni kalkınma anlayışı

Bu anlayış, birlikte ortaklaşarak ürettiğini paylaşmaya dayanır. Zaten tam da buraya gidiyoruz. Bir önceki yüzyılın ekonomisinde paylaşılmayan, kıt olan değerliydi ve zenginleşme kıt olanı ele geçirme, denetleme üzerinden oluyordu. Batı, önce kıt olan güneyin madenlerini ele geçirdi, sonra bu birikimle sanayi devrimini yaptı ve teknoloji rantını oluşturdu. Düne kadar dünya ekonomisi bunun üzerine şekillendi. Milletlerin hiyerarşisi buna göre oluştu. Ama yeni yüzyılla birlikte, Doğu hem kendi yeraltı kaynaklarını kullanmaya hem de teknolojiyi oluşturmaya başladı ve Batı’nın elinden teknoloji rantını çekip aldı. İşte artık şimdi kıt olan değil, en çok paylaşılan değerli, bir “şeyi” ne kadar çok yayarsanız, küresel hale getirseniz ve paylaşırsanız kazanıyorsunuz. Bu, dünün yoksul ülkelerinde yeni bir orta sınıf, yeni bir sermaye gücü ve bilgi birikimi oluşturuyor. Dünün kanla yukarı çıkan sermayesi artık eskisi gibi güçlü değil.

İstikrar, IMF patronun yanındaki koltukta değil

Bunun için Türkiye Afrika’dan Latin Amarika’ya kadar insani yardımda ve yeni iş ilişkilerinin geliştirilmesinde öncü olmaya çalışıyor.
Bakın şu ikisi birbinine bağlıdır; Erdoğan’ın faize ve ranta dayalı bir ekonomiye itiraz etmesi ile yanına Türkiye’nin ihracatçı KOBİ’leri alıp, Küba gibi kapalı ekonomilere kadar gitmesi ve dışa açık, rekabetçi adil bir ekonomi istemesi…
Şu çürümüş teze inanmayın; “Küresel sermaye çok güçlü, Batı hâlâ çok güçlü biz fazla ileri gitmeyelim, istikrar IMF patronunun yanındaki koltuktur.” Hayır artık istikrar, Meksika’da da Türkiye’ye de yeni dünya düzenini inşa etmeye başlayan ve Doğu’nun, Güney’in yeni çıkışını inşa etmeye başlayan ve gücünü halktan alan siyasi liderlerin iktidarından geçiyor. Ve küresel finans kapitalin şimdiye kadar bize ve tüm yoksul ülkelere dayattığı yol, bizim için artık çıkmaz sokak ve maceradır. Bu korku dolu maceraya girmeyeceğiz, istikrarı ve kendi oluşturduğumuz güveni seçeceğiz.

Meksika ve Volcker

Geçen yazımızda Meksika, Türkiye gibi ülkelerin üzerine bir kabus gibi çöken eski ABD Merkez Bankası Başkanı Paul Volcker’den bahsetmiştik. Bakın burada Meksika’da bu Volcker bizdeki gibi iyi anılmıyor. Meksikalılar kendilerini krize sürekleyen Volckerci politilardan Volcker Şoku diye bahsediyorlar. Seksenli yıllardan başlayan ve doksanlara kadar süren süreçte, Volcker’in “enflasyonla mücadele edeceğiz” diye uyguladığı politikalar ABD’den başlayarak küresel faiz oranlarını yukarı çekmiş ve doksanlardaki borç krizlerini tetiklemiştir. Meksika gibi çevre ülkelerin borçları hem yükselen dolar hem de faizler yüzünden ikiye-üçe katlandı ve Meksika dalgası diye anılan, Meksika’dan başlayan, Türkiye’ye de uğrayan meşhur “borç krizleri” başladı. Sonra tabii IMF Meksika’dan başlayarak, G.Kore, Türkiye’ye kadar her yere uğradı ve doksanlı yılların kabusunu oluşturdu.
Buradan bir tek G.Kore, başkanlık sistemi ve güçlü siyasi irade sayesinde, bugün tam anlamıyla çıkabilmiştir. Latin Amerika’da ve Asya’da-Türkiye’de dahil- hâlâ buradan çıkmanın yollarını arıyor. Ama Volcker şoku, iktisatçı James Cypher’in de belirttiği gibi, gelişmekte olan ülkeler için bir fırsat da olmuştur. Özellikle Meksika, Türkiye gibi kalkınmayı devletleşirmeye indirgeyen ve seçkinci bir bürokrasi üzerinden sermaye oluşturmaya çalışan ülkelerin, artık çok geride kalan bu yoldan neoliberal yağmanın kucağına atlayarak çıkmayacağını bu ülkelerin yeni siyasi liderleri görüyor. Ve hep birlikte yeni, özgün bir kalkınma anlayışını küresel düzlemde inşa etmeye çalışıyorlar. Serbest ticaret anlaşmaları, teknoji ve eğitim, beşeri sermaye işbirlikleri hızla inşa ediliyor. Çok yakında Doğu ve Güney, tıpkı IMF, Dünya Bankası gibi, kendi küresel ekonomik kurumlarını kuracaklar.
Bu arada şu haberi de atlamayalım: Gelişmekte olan ülkelerin merkez bankaları altın taleplerini artırıyor. Dünya Altın Konseyi verileri, rezervlerin, başta gelişmekte olan ülkeler olmak üzere, 50 yılın en büyük ikinci yükselişinin gerçekleştiğini söylüyor. Bu bize iki önemli olguyu anlatır; birincisi Batı’nın krizi derin, merkez bankaları hem parayı yeni alanlara yönlendiremiyor hem de kendi rezerv paralarına bile güvenmiyorlar, ikincisi, gelişmekte olan merkez bankaları da Batı’nın rezerv paralarını yavaş yavaş boşaltıp altına yöneliyor… Sonuçta yeni bir dünya düzeni geliyor.

<p>Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Yunanistan Dışişleri Bakanı Nikos Dendias ile görüşmesinde ger

Dendias provokasyon için mi geldi?

Bakan Soylu, Salgınıyla Mücadele Değerlendirme Toplantısı'na katıldı

8. Cumhurbaşkanı Özal'ın ölümünün üzerinden 28 yıl geçti

Türk Kızılaydan 500 Türkmen aileye ramazan gıda paketi yardımında bulundu