• $8,155
  • €9,7089
  • 457.312
  • 1393.24
11 Şubat 2015 Çarşamba

Volcker, Bolivar, Kolombiya ve Türkiye üzerine…

Bu yazıyı olduğu gibi Latin Amerika’ya ayırmayı düşünmüştüm. Ama galiba, bizdeki kuzeye hayran sermaye ve onun bürokrasisi yüzünden kuzeyden, yani ABD’den başlamak zorunda kalacağım.

İsterseniz Paul Volcker’den başlayalım. Volcker’in Alan Greenspan’den sonra en ünlü Fed başkanı olduğu söylenebilir. Kendi adıyla anılan politika, uygulama ve kurallar neoliberal iktisat literatürüne girmiştir. Peki Volcker, 1979’dan 1987’ye kadar yaptığı Fed başkanlığında başarılı olmuş mudur; bu soruya verilecek cevap soruyu sorduğunuz kişiye bağlıdır; örneğin şu sıralar Fed, faizleri artırsın, hemen sıkılaştırmaya geçelim, ABD yeniden dünyanın sorunlu bölgelerini vurmaya başlasın, işgal etsin diyen savaş yanlısı neocon Fed başkanlarına bu soruyu sorarsanız; “evet başarılı olmuştur” cevabını alırsınız.

Volcker aslında ne yaptı?

Bu Volcker ne yaptı size kısaca anlatayım.
Dünya 1980’i gördüğünde sistem, 1973’te kapısını çalan ancak petro-dolar gibi geçici birikimlerle uzattığı büyük bir krize adım atmıştı. Tek çare olarak, devletçi uygulamalardan vazgeçmek ve kamu tarafındaki sermaye birikimini, ucuza özel tekellere devrederek, düşen kar oranlarını yukarı çekmek yolu benimsendi ve önce İngiltere’de Thatcher ile sonra ABD’de Reagan ile neoliberal politikalar devreye sokuldu. ABD’de buna “arz yönlü iktisat” denirken, İngiltere’de yoğun özelleştirme dalgasıyla gelen süreç Thatcherizm” diye adlandırıldı.

Bu dönem,Türkiye, Latin Amerika gibi gelişmekte olan ülke ve bölgelerde ise darbeler ve faşist askeri süreçlerle geçildi. İşte bu karanlık dönemin başaktörlerinden birisidir Paul Volcker… Öncelikle Volcker’in enflasyonu, yoksullar için önleme diye bir derdinin olmağını da söyleyelim. Fed’in başına gelmeden önce, tekellere dönük regülasyonların (anti-tekel düzenlemeler) kaldırılmasını istiyor ve bunu, fiyatların yükselmesini önlediği için istediğini söylüyordu.
Fed’in başına geldikten sonra da görüşleri değişmemiştir. Sadece tekellerin karlarını artırmak için, para arzının kontrolünü, para politikasının temel ekseni haline getirmiş ve reel faiz oranları, 1973’ten sonra ilk defa pozitif hale gelmiş ve faizi de yüzde 17’ye kadar çıkarmayı başarmıştır. Çünkü düşen kâr oranları ancak faizle birlikte gelecek finansallaşmayla telafi edilebilirdi.
Bir yanda Volcker’in sıkı para politikası ve yükselen faizler bir yanda Reagan’ın tekeller için hızla düşürdüğü vergi oranları ile ABD’de tekelci sisteme “can suyu” verilmiş ve kriz halının altına süpürülmüştü.

İşte sonuç!

Peki ne oldu; üretim hızla düştü, işsizlik 1945’ten beri görülmemiş düzeye çıktı, on yıl hiç düşmedi ve şimdiki krizin temel dinamiğini oluşturdu. Dolar değerlendi ABD’nin cari açıktan başlayarak devasa tasarruf-yatırım, kamu açıkları oluştu. Ama bunlar, ABD savaş makinesinin sağladığı dolar ve ABD kağıdı talebiyle finanse edildi. Daha değerli dolar, daha yüksek faiz daha fazla güneyli, doğulu kanı demekti. Sonrasını biliyorsunuz, Volcker, aslında enflasyonu gerçek anlamda önleyemediği gibi, sistemin en derin krizinin temellerini attı.
Gelişmekte olan bir ülkenin en önemli ekonomik kurumunun başında olan birinin enflasyonu düşermekten bahsederken Volcker’den örnek vermesi ne büyük bir talihsizliktir. Ama bununla da bitmiyor, aynı gün, binlerce esnafın, KOBİ’nin, küçük ticarethane sahibinin zorunlu aidatla ayakta tuttuğu birliğin başkanı da, Volckerci başkana destek veriyor. Anadolu’daki binlerce KOBİ, küçük işletme, Türkiye Volckerci politikardan biraz olsun sıyırılıp, nefes aldıkça nefes almıştır; bilmem bunun farkında mı, ama KOBİ’lerin parasıyla, KOBİ düşmanı, tekel dostu bir “kuzeylinin” polikalarını savunmak bence dünyanın en zor işi.

Latin Amerika deneyimleri ve Türkiye

Peki Volckercilerin savunduğu politikaların alternetifi var mı; yani aslında yoksuldan zengine bir gelir aktarım mekanizması olan enflasyonu, siz Volcker’in yaptığından niteliksel olarak farklı politikalarla önleyip, dışa açık, anti-tekel, adil bir ekonomi kurabilir misiz? Şüphesiz evet; bu yolu gösteren öyle çok siyasi deneyim, çalışma ve bunun literatürü var ki…
Kolombiya’da bunu şöyle düşündüm. Orta sınıfı güçlendirek, yoksulluğu ve onun diyalektik karşıtı olan haksız azınlık zenginliğini ortadan kaldıracak politikalar Latin Amerika’da da siyasetin temel arayış noktası olmuştur.
Dün Simon Bolivar’la başlayan bugün Lula ve Dilma Rousseff ile devam eden Latin Amerika çıkışı da aslında tamamlanmış değil, ancak bir persfektif oluşmaya başladı.
Ancak bu persfektif, Bolivar’ın öngördüğü birleşik, ulus-devleti aşan yeni bir birlik çizgisine oturmadı henüz. Örneğin Chavez, 30 milyar doları aşan petrol gelirini, etkin kullanıp, yeni, bölgesel bir ekonomi inşa edememiş ve bize göre, Chavez’in Bolivarcılığı da, onun ölümü ile yenilmiştir. Çünkü ikibinli yılların yani 21. yüzyılın denklemi çok farklı.
Bu denklem, ulus devlete dayanan, insan merkezli olmayan ve kendi içine kapanan-açık olmayan- ekonomilerin başarılı olamayacağını anlatıyor.
İşte bu olamadığı için Chavez, Ahmedinejat’ı devrimci, katil Esed’ i de emperyalizme karşı lider olarak görüyordu. Ama bu dönem bitti…
Latin Amerika’nın diktatörlüklerden çıkışı Peroncu-yarı asker yeni diktatörlüklerle olmuyor. Buralarda Kilise’nin de dahil olduğu yeni halk hareketleri öteden beri belirleyici ve Brezilya’da Lula ile başlayan açılımın da geleneksel sol ile irtibatı hayli tartışmalı. Doğu Avrupa’nın duvarın yıkılmasından sonraki çıkışı, Türkiye’nin ve nihayet Ortadoğu’nun çıkışı Latin Amerika ile aynı konjonktürde, aynı siyasi saiklerle ama farklı politik figürlerle oluyor.
Bu politik figürlerin eski sağ ya da sol kalıplarıyla anlatılması hiç önemli değil. Eski sağ ve sol kalıplar, tanımlar artık bitiyor.
İşte bu persfektiften bakarsak, Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Latin Amerika ziyareti çok önemli. Çünkü Erdoğan, hem terör üreten, halkına karşı kimyasal silah kullanan Esed gibi diktatörlere, Mısır’da derbe yapan Sisi gibi generallere karşı çıkan hem de Birleşmiş Milletler’de “Dünya Beşten büyüktür” diyerek, Latin Amerika’dan, Afrika’ya kadar tüm eski sömgürge ülkelelerin yeni dünya düzeninde demokrasi ve refahla yer almasını isteyen bir liderdir.
Bu açıdan Türkiye’nin Latin Amerika ülkeleri ile Erdoğan liderliğinde yeni bir döneme başlamaları önemlidir. Yine bu anlamda Erdoğan’ın ilk aşamada, Kolombiya, Küba ve Meksika’dan başlayan ve daha sonra diğer Latin Amerika ülkeleriyle sürecek gezileri ve Türkiye’nin bu ülkelerle, Latin Amerika Kıta’sıyla geliştireceği ekonomik ve ticari ilişkiler 21. yüzyılın ekonomisini ve siyasetini yeniden belirleyecek çok önemli adımlardır. Biz Kolombiya’dan tüm dünyaya şöyle seslenelim; Simon Bolivar’ın bağımsız ve kendi kaderini belirleyen, refah içindeki birleşik Latin Amerika hayali bu yüzyılda gerçek olacaktır; Türkiye bundan şüphe duymuyor.
Ancak şundan da şüpne duymuyoruz; Türkiye’de, Gezi ile başlayan ve 17 Aralık’la devam eden “Erdoğansız bir Türkiye” operasyonlarını, kimse yeniden başka yöntemlerle denemeye kalkmasın; bu, dişmacununu tüpe sokmak gibi beyhude bir çabadır ve yenilmeye mahkumdur. Herkes hesabını, kitabını buna göre yapsın.

<p>Koronavirüs salgınının uzun süredir kontrolden çıkmış olduğu ABD'de son durum ne? Aşılama süreci

ABD'de koronavirüs salgınında son durum

Beşiktaş, Erzurum'a ayak bastı

Zonguldak'ta dereden akan çamurlu su denizin rengini değiştirdi

Nisan ayında yağan kar Domaniç Dağları'nı beyaza bürüdü