• $8,1739
  • €9,7459
  • 456.936
  • 1393.24
04 Şubat 2015 Çarşamba

Kabul edin; 20. yüzyılda kaldınız!

Gerçekten öğretici günler şu günler; ekonomi ve siyasetin hem teorik olarak hem de pratik ve operasyonel olarak bu denli iç içe geçip yoğunlaştığı bir başka zaman dilimi görmemiz zor diye düşünüyorum.

Dün Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) açıkladığı ocak ayına ait enflasyon rakamları, Merkez Bankası’nın öngördüğü “çarpıcı” düşüşü yansıtmadı.
Ancak, zaten, enflasyon oranını belirleyen mal sepetine ve bunların ağırlıklarına baktığınızda, düşüşün, Merkez Bankası’nın iddia ettiğinin aksine, kademeli olacağını görürsünüz. Peki, neden ve özellikle de, Merkez Bankası tarafından ocak ayında hızlı bir düşüş olacağı algısı oluşturuldu ve politika faizi bununla ilişkilendirildi.
Merkez Bankası, dün (salı günü) enflasyon rakamları açıklandıktan sonra, PPK’nın olağanüstü toplantısını iptal etti; Bu arada, olağanüstü toplanacağız dedikten sonra, kurdaki gereksiz köpüğü de not edelim…

Çekişme teknik değil politik…

Bakın açık konuşmak zorundayız artık; bu çekişme, para politikasının teknik tarafı ile ilgili salt ekonomik bir tartışma ya da Merkez Bankası’nın araç bağımsızlığı çerçevesinde yürüttüğü bir tartışma olmaktan çıkmış durumdadır.
Bu tartışma, ekonomiden başlayan bir model tartışmasıdır ve çok ama çok politik bir tartışmadır.
Öncelikle bu meselenin teknik tarafına da, kısaca değinmek istiyorum.
Küresel ekonominin ve Türkiye’nin şu durumdaki koşullarında, bir 20. yüzyıl kapalı ekonomi ezberi olarak, enflasyon oranı ile faiz oranı arasında doğrudan ilişki kurarak, faizlerin düşük ya da yüksek olduğunu saptamak ve buradan tartışmayı yürütmek, en hafif deyimiyle cahilliktir.
Dalgalı kur rejimi uygulayan, sermaye girişlerinin sonsuz serbest olduğu, dışa tam açık ekonomilerde, kur ve iç-dış fiyat dengesi, küresel piyasanın doğrudan fonksiyonudur.
Yani yerli paranın değeri, ihracat-ithalat oranına ve sermaye girişlerine sonsuz esnektir. İhracat artarsa ve sermaye girişleri yoğunlaşırsa döviz bollaşır ve yerli para değerlenir aksi halde değer yitirir. Bu temel dinamik, dış ticaret dengesinden başlayarak cari açığı düzeltir ya da bozar. Dolayısıyla iç ve dış fiyatlar bu küresel dinamiğe bağlı olarak kendiliğinden eşitlenme yoluna girerler.
Eskiden bütün Ortodoks IMF reçetelerinin ilk maddesi, iç ve dış fiyat düzeyini aynılaştırmak ve bu yolla dış ticaret dengesini sağlamak için çok yüksek oranlı devalüasyondu.
Bu devalüasyonla, yerli para dolar karşısında bir gecede dizleri üzerine çöker ve bu yolla, yerli para bazında ucuzlayan ürünlerin dış rekabetinin sağlanıp, ihracatın artacağı ve dış açığın azalacağı varsayılırdı. Ama böyle olmazdı; hane halklarının geliri bir gecede, yarı yarıya azaldığı için, iç talep düşer, ülke tümüyle yoksullaşır, dövize endeksli serveti olan iç haramiler ve döviz alacağı olan dış haramiler de bir gecede bütün kanımızı emerlerdi.

Faiz, enflasyon ezberleri…

Şimdi Türkiye bu tuzaktan çok uzak. Ancak, bu tuzağı bir başka biçimiyle devam ettirmek isteyenler var. Şunu söylemek istiyoruz; Türkiye gibi dışa açık ekonomisi olan ülkelerde enflasyon seyri, nihai olarak küresel dengelere bağlı bir trende oturacaktır. Türkiye’de enflasyonun, bize özgü yapısal sorunları vardır ama bu yapısal sorunlarda, “enflasyonu yüksek faizle önleriz” diyenlerin geciktirdiği reformlar yüzünden hala ortadadır. Dolayısıyla, siz politika faizini, doğrudan cari tüketici enflasyon oranına endeksleyip buradan hareketle bir reel faiz ya da pozitif/negatif faiz tanımı yaparsanız; bu reel ekonomi için fiyat istikrarı hedefi değildir, bu, çok açık söyleyelim, “biz, bir avuç rantiyenin mevduatının koruyucusuyuz ve küresel sermayenin Türkiye’deki istikrarı için varız, bunu gözetiyoruz” demektir. Bu, aynı zamanda da, enflasyonun bir sonuç olduğunu, özellikle de, Türkiye’de finansal maliyetlerin doğrudan ve yüksek oranlı bir fonksiyonu olduğunu hiç görmemek aymazlığını da içerir. Bunun için, lütfen İstanbul Sanayi Odası’nın (İSO) ikinci 500 büyük sanayi işletmesi çalışmasındaki verileri inceleyelim.
Şimdi bütün bunlara karşı “şu gibi şeylerin” söyleneceğine eminim; “iyi de Merkez Bankası’nın, indirim için toplanacağını ilan etmesi bile doları sıçrattı, kur ile enflasyon geçişkenliği Türkiye’de çok fazla, aman fiyat istikrarını bozmayalım; gerçekçi olalım.” Ne yazık ki, böyle söyleyerek ve yaparak gerçekçi olamıyoruz.
Öncelikle, TL’nin son bir haftadır uğradığı kaybın ve dolar talebinin çok “rasyonel” olmadığını ama “anlamlı” olduğunu söyleyelim.

İhracat neden düştü?

İkincisi, mesela ocak ayında da ihracat yüzde 9,8 oranında düştü, bu düşüşün öncelikli nedeni dış pazarlardaki daralma ama bunun dışında da, ihracat ağırlıklı sanayinin, finansman yüküne bağlı olarak, yenilenme yatırımları yapamaması, yurtdışı kredilerde, sanayici için hâlâ gereksiz bazı fonların maliyet unsuru olmaya devam etmesi ve uzun vadeli ihracat finansmanını-Almanya, G. Kore, Japonya gibi- Türkiye’nin bir türlü çözememesidir. Bunun dışında bugün Marmara Bölgesi’nin bile esaslı bir küresel rekabet ve buna uygun ihracat için liman ve bu limanlara bağlanan ulaşım ağı-özellikle demiryolu olarak- yetersizdir. Türkiye’yi içe kapalı-otarşik- bir ekonomi olarak tutmak isteyen ve İstanbul merkezli-Ankara bürokratik bağlantılı sermaye, devlete bütün bu alt yapı yatırımlarını özellikle yaptırmamıştır. Türkiye’yi özellikle içe kapatmıştır. Büyümeyi ise yalnız fiyat istikrarına endeksli, finansal piyasa ve hizmet sektörü merkezli anlatmıştır.

Duruşunuz teknik değil, politik…

Merkez Bankası’ndan başlayarak, ekonomi ile ilgili tüm devlet kurumlarımız, kalkınmayı artık bu bakış açısıyla göremezler, böyle görmeye devam ederlerse bu, artık onlar için teknik, ekonomik bir bakış açısı değil, doğrudan politik bir duruştur. Ve bu politik duruş, özellikle şu sıralar, Türkiye aleyhinde her türlü faaliyeti yürüten küresel finans oligarşisinin politik duruşudur.

Başkanlık Sistemi acil ihtiyaç!

Şöyle bitirelim; Türkiye’nin bütün bu ekonomik sorunları ve kendisini geriye çeken, geçmişten kalma bürokratik gericiliği aşabilmesi için, başkanlık sistemine acil ihtiyacı vardır. Başkanlık sistemi önceliğimiz değil diyen açıklamalar bile bu çerçevede, talihsiz açıklamalardır.
Bu konuda, G.Kore’ye bakılması gerekir. G.Kore’nin, hızlı ama ayakları yere basan ve kalıcı ekonomik kalkınmasında başkanlık sistemi öncü olmuştur.
Güney Kore artık dünyanın ekonomik devlerinden birisi ve Türkiye’nin ancak her şey yolunda giderse gerçekleştirmeyi hayal ettiği 2023 ihracat rakamlarına çoktan ulaşmış durumda... G.Kore’deki Başkanlık Sistemi, aynı zamanda, bölgesel geri kalmışlığı hızla geriye itecek, adem-i merkeziyetçi yeni bir demokrasiyi de içeriyor. “G. Kore’de tam bir ademi merkeziyetçi sistem hakim. Valiler seçimle işbaşına geliyor. (...) Koreli parlamenterler “Başkanlık sistemi tercihi ile Kore’nin ekonomik performansı arasında ilişki var mı?” şeklindeki sorumuza, “Elbette, hatta bu nedenle görev süresi 4+4 olmalı” diye cevap veriyorlar.” (Bkz: Osman Can; 16/05/2012:http://haber.stargazete.com/yazar/Bir_Baskanlik_sistemi_ornegi_Guney_Kore/yazi-575931-_)

<p>Koronavirüs salgınının uzun süredir kontrolden çıkmış olduğu ABD'de son durum ne? Aşılama süreci

ABD'de koronavirüs salgınında son durum

Beşiktaş, Erzurum'a ayak bastı

Zonguldak'ta dereden akan çamurlu su denizin rengini değiştirdi

Nisan ayında yağan kar Domaniç Dağları'nı beyaza bürüdü