• $8,1109
  • €9,7068
  • 454.648
  • 1378.37
09 Şubat 2015 Pazartesi

‘Ölü kuşakların mirası‘ ve gemileri yakmak…

Bank Asya meselesine devam edelim; çünkü küçüktür ama…

Bank Asya Türkiye için, Türkiye’nin bundan sonraki yolu için anahtar bir olaydır.
En büyük kamu bankamızın hallice bir şubesi hacminde bu bankanın (kağıt üzerinde katılım bankası) kamu otoritesi tarafından, yönetimine atama yapılarak bankanın, sistem ve yatırımcılar için şeffaflaştırılmaya başlanmasına “piyasa” olumlu yaklaştı. Çünkü, beğenin ya da beğenmeyin, piyasanın aklı kolektif “akıl” dır ve hem bilgi olarak hem de “sezgisel” olarak, açık bir ekonomide kendisi için, rasyonel olanı bulur. Tabii piyasa için rasyonel olan sizin için olmayabilir; bu ayrı. Ama piyasanın pek ilgilenmediği Bank Asya meselesiyle Türkiye ilgilenmeli ve buradan dersler çıkarmalı.

Bank Asya dersleri

Birincisi Türkiye’de, bankacılık gibi çok önemli ve hepimizin geleceğini ilgilendiren çok hassas bir alanda bile denetim mekanizmasının işlemediğini gördük. Bunun dışında devlet kurumları arasındaki bürokratik ağ, çok hızlı olması gereken bilgi alışverişini geciktiriyor hatta önlüyor. Devlet bürokrasisinin geciken, ağdalı işleyişini bir kenara koyun; bu yapı, ülkenin çıkarları için gerekli adımları atmaktan çekinen, sinmiş, atıl bir mekanizmaya dönüşmüş durumda.
Bank Asya olayı bize bunu bütün açıklığı ile gösterdi. BDDK’un burada gecikmesi ve köklü çözüm yerine dolambaçlı yollara sapması hatta bunun için ilgili bankacılık kanun maddelerini görmezden gelmesi üzerinde durulması gereken konudur ve bu konu, yalnız BDDK için geçerli değildir, benzer devlet kurumlarımızın çoğu böyle bir bürokratik oligarşi yapısı geliştirmişler ve bunun içine hepimizi hapsetmişlerdir.
Bank Asya olayı bunun için, bu kamu kurumlarının yeniden yapılanması ve daha açık, ilgili kanun maddelerini uygulamak ve kamu çıkarını en üst düzeyde savunmak doğrultusunda kadrolaşması için fırsat olur diye düşünüyoruz.

Devlet ve ekonomi tartışması

Neoliberal uygulamaların çökmesi ve kurtarma operasyonlarının “devletleştirme” olarak algılanması da kafaları hayli karıştırıyor. Ama kapitalist devletin ta başından beri en büyük “piyasa” oyuncusu olduğu unutuluyor. Devlet iktidarı aynı zamanda ekonomik hegemonyanın tesisi aşamasını da içerir.
O halde devleti yalnızca “zor ile kuşanmış” bekçi olarak görüp, bundan sonra da-kapitalizm kaldıkça- öyle olacağını sananlara bu son kriz iyi bir ders oldu.
Özünde toplumsal bir ilişki olan para-sermayenin dağılımı ve yönetimi hem liberal dönemde hem de tekelci devlet kapitalizmi döneminde devletin ekonomik hegemonyasından hiçbir zaman ayrı olmamış hatta bizatihi onun tarafından yönlendirilmiş ve yönetilmiştir.
Buradan şu sonuca varıyoruz ki; kapitalizmin işleyişi ta başından beri zaten devleti öngörür ve onsuz olamaz. Örneğin kamu (burada devlet anlamında) sektörünün, artı-değerin yeniden dağıtımında ve sermayenin temerküzünde önemli rol oynaması, diğer taraftan vergi, kredi ve teşvik mekanizmalarıyla devletin, sermayenin yönetimindeki etkinliği, kapitalizmin tarihindeki küçük bir dönem dışında, kapitalizmi ayakta tutan en önemli unsur olarak var olmuştur.
Şimdi bu durumda, her kriz döneminde olduğu gibi, bir toplumsal ilişki biçimi olan sermayenin kendisi ve devlet dışında her şey hızla “şeyleşiyor” Yani hızla sahici bir toplumsal ilişki biçimi olmaktan çıkıp çürümeye başlıyor.
Sistem, yeni döneme girerken bu döneme uygun kurumlarını ve yeni devlet yapılarını ortaya çıkaracak. 19. ve 20. yüzyılın kapalı devlet biçimi ve onun siyasi-ekonomik kurumları ilkönce törpülenecek; sonra süreç içersinde yeni döneme uygun yapılanacak. Şimdilerde en çok rastlanılan şaşkınlık durumlarından biri de “Keynes ölmedi” bakın her şey devletleştiriliyor diye konuşulması. Neoliberal uzlaşı, bu krizle birlikte, bittiğinde yeniden ulus-devlet yapılarını inşa etmeye çalışan ve ulusal-hegemonik devlet üzerinden düzenleme yapan yeni bir Keynesci döneme girmeyeceğiz.
Böyle dönemlerde, bence kitap yakılmaz ama gemileri yakmak gerekir.

Arkanızda düşman gibi deniz, önünüzde deniz gibi düşman!

Endülüs’ü fetheden büyük komutan Tarık bin Ziyad, Cebelitarık Boğazı'nı geçtikten sonra İspanya'ya çıkar çıkmaz gemileri yaktırarak askerlerinin geri dönme umudunu kırmıştır. Askerlerine şu sözleri söylediği rivayet edilir: “Ey mücahidler! Arkanızda düşman gibi deniz, önünüzde deniz gibi düşman. Nereye kaçacaksınız? Vallahi sizin için ancak sadakat ve sabır kalmıştır.”
Halkına, halkının geleceğine sadakat için de, “ölü kuşakların mirasından” kurtulmak gerekir.
Ama bu “ölü kuşakların mirası” çok eski bir tartışmadır. Mesela, Avrupa’ya 1855’te başlayan 1870’e kadar sürecek büyük krize gidelim. O zaman iyi bir iktisatçı olarak Marx, Fransa’da 1855’te başlayıp 1870’e kadar sürecek olan krizi tüm yönleriyle okumuştu. Bu ayırt edici özellik onu çağdaşı diğer iktisatçı ve siyasetçilerden ayırıyordu.
Marx, Proudhoncu – o zamanın Keynesçileri- iktisatçıların 1855 kriziyle ilgili tüm çözüm önerilerinin geçersiz olduğunu söylüyordu.
Örneğin o zaman da, şimdi olduğu gibi, Merkez Bankası’nın para politikaları üzerinde çok yoğun tartışmalar vardı. Ama yaşanmakta olan krizin, ne yapılırsa yapılsın, çözümünün iktisaden imkânsız olduğunu, çözüm için yeni bir politik dönemin başlaması gerektiğini Marx biliyordu. Şimdi insan bugün iktisattan siyasete uzanan tartışmalara ve bunlara bağlı üretilen politikalara bakınca ister istemez Marx’ın şu sözlerini hatırlıyor: “İnsanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar, ama kendi keyiflerine göre, kendi seçtikleri koşullar içinde yapmazlar, doğrudan veri olan ve geçmişten kalan koşullar içinde yaparlar. Bütün ölmüş kuşakların geleneği, büyük bir ağırlıkla, yaşayanların beyinleri üzerine çöker. Ve onlar kendilerini ve şeyleri, bir başka biçime dönüştürmekle, tamamıyla yepyeni bir şey yaratmakla uğraşır göründüklerinde bile, özellikle bu devrimci bunalım çağlarında, korku ile geçmişteki ruhları kafalarında canlandırırlar.” Şimdi Marx’ın bu sözleri çok acımasız ama tarihsel olarak doğru betimlemeleri içeriyor. Özellikle “ölü kuşakların mirası”nı sorgulamanın hatta çoğu zaman reddetmenin karşı konulamaz bir manevi yükü vardır.

Bir öncesini sorgulayın

Belli ki bugün bunu yaşıyoruz. Türkiye’de hem sermayeyi bir güç olarak ellerinde bulunduran kesimler hem de bunun karşısında ekonomik ve politik olarak mevzilenen kesimler “ölü kuşakların” mirasından kendilerini kurtaramıyorlar. Ancak süreci, kısmen de olsa, okuyabilen bir adım öne geçiyor. Türkiye’nin geleneksel kurumları, partileri bütün olup biteni daha önceki kuşakların tespitleri ve çıkarımları üzerinden okuyor.
Bakın IMF, modern bir Duyun-u Umumiye olarak, bize yıllardır “ölü kuşakların mirası” üzerinden yağmalattı.
İşte Erdoğan bunu görmüş ve 2008’de yeni bir stand-by’ın önüne geçmiştir. Bugünkü koparılan kıyametin temeli o gün ateşlenen fitildir. Neo-liberallerin süslü harf ve isimlerle kamufle ettiği sistemin ajanı olan “politika”ları ile gemileri yakmak kolay iş değildi elbette. Ancak Erdoğan bunu sadece dışarıdaki neo-liberallere karşı değil, içerdekilere karşı da yapmayı başardı.
Erdoğan kitapları değil, gemileri yaktı... Tıpkı 711 yılında, İspanya’ya çıkan Tarık bin Ziyad gibi...

<p>Spor Toto Süper Lig'de Fenerbahçe konuk ettiği Gaziantep FK'yi 3-1 mağlup ederek şampiyonluk yarı

Fenerbahçe-Gaziantep FK Maç Yorumu

Güvenliğin dikkati, hayatını kurtardı

Polisin ikna çalışması sonucu teslim olan terörist ailesiyle buluşturuldu

Osmanlı döneminde padişahların iftar sofralarını süsleyen yemekler