• $9,7314
  • €11,3799
  • 562.409
  • 1479.93
19 Nisan 2015 Pazar

Kaybedenlerin sefaleti üzerine

Türkiye’ye yönelik, özellikle bildik yabancı ekonomi basınında yapılan dezenformasyonlar (çarpıtmalar) biliyorsunuz uzun süredir gündemde.

Özellikle AK-Parti’nin, gerçek anlamda, iktidar olmaya başladığı 2008 yılından itibaren, o zaman Başbakan olan Erdoğan üzerinden yoğun ve sürekli bir dezenformasyon kampanyası başlatıldı. AK-Parti, 2007 yılındaki e-muhtıraya karşı durmuş ve sonrasında da askeri vesayeti geriletmeye başlamıştı. Kapatma davası ve Erdoğan’ın IMF ile anlaşma yapmamakla direnmesi, yine Batı’nın bizdeki kuyrukçularının “bütçe disiplini” nedeniyle karşı çıktıkları GAP Eylem Planı, tam 2008 yılında Erdoğan’ın ısrarı ile devreye sokuldu.
Şimdiki çözüm sürecinin temelleri, daha o zaman atılmıştı. Bunun yanında, bizim bugün gördüğümüz “Erdoğan Çizgisi” de yine 2008 yılından sonra belirginleşmeye başladı. “Dünya beşten büyüktür” sloganı ile formüle edilen ve şimdiki adil olmayan siyasi ve ekonomik yapıya itiraz eden politika, o yıllarda Erdoğan’ın söylemlerinde yer almaya başladı. Başta Filistin olmak üzere, bölgenin tüm mazlum halklarına yönelik, söylemde kalmayan, bir dış politika çizgisi, ekonomide adil bölüşümü ve ülkenin topyekun kalkınmasını esas alan, Batı’nın dayatmaları dışında da bir ekonomik yol olduğunu anlatan çıkışlar, 2010 referundumu ve 2011 seçim başarılarını da getirdi. Erdoğan, burada gelir dağılımından giderek daha fazla pay alan yoksul ve orta sınıflardan destek alıyor ve sosyolojik olarak da bu sınıfların doğal lideri konumuna yükseliyordu.

Büyük çatlak ve sonrası

İşte tam burada büyük çatlak başladı; Erdoğan ve onun çizgisi, yoksul ve orta sınıftan destek aldıkça, Batı büyük bir kopuşun olacağını anladı ve AK-Parti’den daha çok Erdoğan’a yönelik dezenformasyon kampanyasına başladı. Ama çok ilginç olarak, içeride de, bu kopuş önce TÜSİAD’da öbeklenen-ilk önce komprador sonra tekelci-sermayeden başladı, bu sermayenin, Erdoğan’ın çok kere vurguladığı gibi, karları düşmüyordu ama siyaset üzerindeki kontrollerini kaybediyorlardı. Ankara, Erdoğan’ın şahsında, Anadolu’daki ihracatçının, esnafın, kooperatiflerin, kobilerin hatta evet muhtarların dertlerinin dinlendiği bir merkez olmuştu… Geleneksel sermayenin çat kapı girip “emir” vereceği bir yer olmaktan Erdoğan’la çıktı siyaset kurumu ve bu çok açık olarak demokratik bir devrimdi.
İşte bununla birlikte, bu sermayenin organik “aydınları”, yazarları, basını kısaca sermaye entelijansiya’ ve kurumları ile AK-Parti arasındaki zoraki ve eğreti nikah bitti. Günlük basında “liberal aydınlar” olarak bilinen bu çevrenin bir kısmı ulusalcı “solun” büyük bir kısmı da, Fetullahçı örgütün aparatı olarak kullanılıyor. Tabii ki bu “liberal entelijansiya”nın, kendisi ile hiç alakası olmayan ama birbirine “paralel” çatılarda faaliyet göstermesi de Türkiye’de gerçek anlamda liberal düşüncenin Prens Sebahattin’den sonra hiç olmadığını bize anlatır. Daha sonra liberal düşünce’nin, belki biraz İdris Küçükömer gibi sol-liberal aydınların imkansız bir çabayla devam ettirmeye çalıştığı ama yenildiği bir alan olduğunu da söylemek gerekir. Ancak ne olursa olsun, bugün ortalıkta kendilerini, turnusol kağıdı gibi açık eden Erdoğan’a nefretle ancak ifade edebilen, bu ülkeden, halktan kopuk yenilmiş (kontrolünü kaybetmiş) bir sermaye entelijansiyası var. Tabii bunların hala yönettiği yazdığı bir basın olduğu gibi bunları taklit eden oldukça geniş bir çevre de var. Bu çevrenin beslendiği kaynakları tahmin edersiniz; çoğu İngiltere, Amerika ve Almanya kaynaklı “main stream” medya ve yayın…
Bu çevrenin, Türkiye özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan hakkında yaptığı dezenformasyon-çarpıtmanın- da kaynağı burası… Ben burada iki ama ana çarpıtma alanını yazacağım, bu çarpıtma argümanlarının ne kadar akla ziyan bir mantık ve acınası bir entelektüel temele oturduğunu görün istedim.

Çarpıtma 1:
Erdoğan ve çevresi, kapalı, devletçi-otarşik- bir ekonomi istiyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, cuma akşamı Kazakistan’dan dönerken Vahap Munyar’ın bir sorusu bağlamında şunları söyledi: “Bir ülkede doğrudan yabancı sermaye yatırımı olmadan o ülkenin nasıl kalkınacağını varsayarsınız; bakın Türkiye’ye gelen yabancı sermaye yatırımında düşüş var; geçen sene ve şimdiye kadar olan rakam 10-11 milyar dolar civarında, biz bunu çok daha yukarı çıkarmalı yatırım ortamını daha da iyileştirmeliyiz. Yatırımcıya-yerli olsun, yabancı olsun- daha fazla kolaylık sağlamalı, bürokratik mekanizmaları kolaylaştırmalıyız. Ben bunun nihai çözümünü Türkiye’ye uygun bir başkanlık sistemi ile görüyorum. Demokrasi ve görünür bir ekonomi temel hedefimiz olmalı, piyasaları daha da şeffaf hale getirmeliyiz. Türkiye, burada geciktiği için büyümede bir kaç yıldır patinaj yapıyor” Cumhurbaşkanı bunları ilk defa da söylemiyor, buna benzer sayısız konuşması, demeci vardır. Buna rağmen neden Erdoğan için, piyasa dışı bir ekonomi istiyor diye çarpıtma yapılıyor; söyediklerinin, özellikle 2008’den sonra yaptıklarının tam tersi bir algı ortaya çıkartıyor? Çok basit; çünkü tam da Cumhurbaşkanı’nı suçladıkları piyasanın doğru ve adeletli işlemediği, tekellerin daha da ötesi tekelci bir devlet kapitalizminin hakim olduğu çarpık düzeni kendileri savunuyorlar, bunu istiyorlar. Bir kısım sermaye ve onların entelijansiyası istiyor ki, Türkiye’de piyasaya yalnız onlar hakim olsun, onlar ve onların bayi olarak atadıkları kazansın, devletin bütün ihalelerini onlar alsınlar hatta devleti tekelci bir ekonomik mekanizma olarak kullansınlar. Anadolu’daki KOBİ’ler piyasada olmasın, ancak olurlarsa onların bayisi olsun. Tekelci sermayenin karları düştüğü zaman da, IMF’ci ortadoks programları uygulamak için askerler bunların emrinde olsun, darbeyle en acımasız ekonomi programlarını uygulasınlar, dışarıdaki ağabalalarına da kaynak aktarsınlar.
Şimdi bu, “piyasa” ve “demokrasi” oluyor, bizim bırakın piyasaya herkes girsin, Merkez Bankası milletin çıkarları doğrultusunda para politikası uygulasın, artık yeter dememiz, otarşik, kapalı-devletçi- ekonomi savunusu oluyor öyle mi? Tabii bir de şu acınası durumları var; artık temel iktisat ders kitaplarına bile, hadi ayıp olmasın diye konan, günümüzle alakası olmayan 200 yıllık teorileri bize iktisat işte bu diye yutturmaya kalkmaları…

Çarpıtma 2:
Erdoğan ve çevresi Türkiye’yi AB hedefinden uzaklaştırıyor.
Bu çarpıtma “diktatörlük” iddilarına “paralel” dillendiriliyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan AB hedefi her zaman benim cebimde demişken ve bunu bu kadar kesin bir dille ifade eden bir bişka siyasetçi şimdiye değin gelmemişken, “kör gözüm parmağına” bu çarpıtma yapılıyor. Türkiye’nin 12 Eylül Anayasası, bürokratik yapısı, kurumları ile devam etmesi AB hedefinin ve demokratikleşmesinin hiç önünü kesmiyor bunlara göre…
Türkiye, Batı’nın dayatmalarını biliyor ve bu dayatmaları artık ekonomisi için kabul edilemez buluyor ama, aynı zamanda, bu dayatmalardan ayrı olarak Batı’nın da bir parçası olduğunu unutmuyor ve kendi çıkarları doğrultusunda özgün bir yol izliyor. Bugün Türkiye, AB hedefine her zamankinden daha fazla sarılmış durumdadır. Çünkü, Türkiye’nin tam üye olması yalnız kendisi ile ilgili bir mesele değildir artık, Balkan ve doğu Avrupa cağrafyası için de bir çıkış yoludur Türkiye’nin tam üyeliği. Bugün Cumhurbaşkanı, AB’nin hem savunma hem de enerji başlıklarını niye açmadığını ısrarla soran tek siyasetçidir. Muhalefet, bu kadar iki önemli ve stratejik başlığın niye açılmadığının farkında bile değil. Tabii şu bizim tekelci sermaye entelijansiyası da…
Avrasya Birliği ya da Avrupa Birliği, bu ekonomik ve siyasi birlikler, isterse AB gibi, çok önce oluşmuş olsun, isterse Avrasya Birliği gibi oluşma aşamasında olsun, bunların gerçekten birlik olabilmesi için, bu birlikleri oluşturan tüm ülkelerin çıkarları en üst düzeyde temsil edilmeli ve birlikler eşitler arasında birlik olmalıdır. Türkiye bu anlamda, eğer gerçekleşecek olursa Avrasya Birliği’ne kayıtsız kalamaz, söylenen yalnız budur. Çin Kalkınma Bankası’na Batı’nın kayıtsız kalmaması gibi…

<p class='MsoNormal'>Fatih'te arıza yapan İETT otobüsü, vatandaşlar tarafından  yaklaşık 300 metre i

İETT otobüsü arızalanınca 300 metre itildi

Galatasaray'ın Nef Stadı'ndaki taraftara açık antrenmanından fotoğraflar

Nesli tehlike altındaki şah kartal, Ankara'da tüfekle vuruldu

Tavşanlı Höyük'te bölgenin 'endüstrileşmiş ticaret merkezi' olduğuna dair bulgulara ulaşıldı