• $9,5841
  • €11,1351
  • 557.094
  • 1493.4
9 Nisan 2015 Perşembe

Yeni bir demokrasi, yeni bir özgüven siyaseti...

Türkiye bu haftadan itibaren genel seçim sürecine girdi; bu süreç, hiç şüphesiz 10 Ağustos’da Cumhurbaşkanlığı seçimi ile başlayan büyük değişimin devamı olarak anlaşılmalıdır. Türkiye’de değişimin kurumlaşması ve yeni ekonomik siyasi hatta sosyolojik temellere oturması yalnız Türkiye için yeni bir dönem anlamına gelmiyor; bu, değişimin bölgede kendini göstermesi ve yaygınlaşması anlamına da geliyor. Buradaki bölge tanımımız Doğu Avrupa’dan başlayan ve Ortadoğu, Kafkasya büyük hinderland’ını içine alan coğrafyadır.

Organik liderlik…

Ben bu tespitin doğruluğunu, en çok Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yaptığı yurtdışı gezilerde test ediyorum. Geçen hafta yapılan ve Slovenya, Slovakya, Romanya’yı kapsayan Doğu Avrupa gezisi ile bu hafta gerçekleşen İran ziyareti bu açıdan çok önemlidir. Şunu hemen söylemeliyim; çok farklı, kültür, din ve geleneklere sahip Avrupa ile Ortadoğu, Ön Asya ülkeleri Türkiye’nin bölgesel ve giderek küresel inisiyatifinin yalnız önemli olduğunu teslim etmiyorlar; bu inisiyatifi kabul ediyor ve gerekli buluyorlar. Çünkü Erdoğan, o alışılmış, bildik içi boş diplomatik dili kullanmıyor; doğrudan istediğini, amaçladığını söylüyor, taleplerini dile getiriyor. Bu, hiç şüphesiz, yapay ve kaypak olan reel politiği aşan yeni organik bir liderliktir. Buna yalnız Türkiye’nin ihtiyacı yoktur; yeni dünya düzeninde bu, halkların istediği ve aradığı bir şeydir.

İki bin yıllık oyun…

Çünkü artık demokrasiyi yalnız büyük mülk sahiplerinin serbestisi olarak devam ettiremeyiz. Demokrasi, MÖ 8. yüzyılda Yunanistan’da mülk sahiplerinin eşitliğini esas alan, köleleri dışarıda tutan siyasi rejim olarak doğdu ve köle sahiplerinin, toprak sahiplerinin, üretim araçları ve finans sisteminin (para-sermayenin) sahiplerinin serbestisi olarak devam etti. Demokrasi, mülk sahiplerinin eşitliği olarak ortaya çıktığında köleler insan değildi, sonra toprağı olmayanlar pek insandan sayılmadı; sanayi devriminden beri de, para-sermayeyi denetleyemeyen, para sermayenin karmaşık yolculuğunu yalnız kenardan izleyen halklar, ülkeler o bildiğimiz “demokrasi” agorasının içinde yer alamıyor. Ama sanıyorum 21. yüzyıl, iki binyılı aşan bu “demokrasi” oyununa son verecek ve herkesin katılacağı yeni bir demokrasiyi ortaya çıkartacak dinamikleri barındırıyor. Şöyle bir genelleme de yapabiliriz; ilk çağda gücün ve iktidarın sermayesi köle idi. Sonra toprak ve toprağın altındaki madenlere sahip olanlar gücü elinde tuttu, daha sonra buna para-sermayenin denetimi eklendi. Ancak şimdi insanlık öyle bir aşamaya geldi ki ekonomik güç, ne sahip olunan sonsuz topraklarda ne para-sermaye kalpazanlığında…

Yeni ekonomik güç

Ekonomik güç bilgiye sahip olanın, bilgiyi üretinin eline geçiyor. Şimdi tam burada bilgi de zaten şimdiye değin “yukarıda” olanların elinde, ABD’nin, Avrupa’nın elindeki patent sayısı ile gelişmekte olan ülkelerin patent sayısına, üniversitelerde üretilen bilimsel çalışmalara, küresel para-sermayeyi elinde bulunduranların Ar-Ge harcama oranlarına bakın, bunları karşılaştırın” demeyin; bu tür itirazların ve teslimiyetin artık hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur. Çünkü bu bilgi sanayi devrimi bilgisidir ve artık pek önemi yoktur. Mesela elinde tam 1100 patent olan dünyaca ünlü bir fotoğraf firması birkaç yıl önce battı ve aslında milyarlarca dolar olması gereken patentleri pek işe yaramadı. Sanıyorum bu firmanın bini aşkın patenti orta büyüklükte bir firmanın yıllık cirosu kadar bir fiyata haraç-mezat satıldı. Peki bu firma bu kadar büyük bir bilgi birikimini neden ticarileştiremedi; çünkü kıskançlıkla-tekel olarak- kasasında tuttuğu bilgi, başka biçimiyle, bir sürü Asya firmasında ortaya çıkmaya, kullanılmaya başlamıştı. Savunma sanayiinde de benzer bir durum vardır; Batı’nın ilk çağlardan beri, zenginliği paylaşmak için ortaya çıkardığı savaşlarla geliştirdiği teknoloji artık herkesin elinde. Bugün insansız hava araçlarından, nükleer silah teknojisine kadar olan bütün savunma sanayi teknolojisi istisnasız her ülkenin geliştirebileceği yaygınlığa ulaştı.

İran ziyareti…

İşte, tam buradayız ve burada olduğumuz için de, bütün bu gerçekliği anlatan, bu ekonomiyi ve bunun sosyolojisini çözmüş yeni bir özgüven siyasetine dünyanın ihtiyacı var. Sanıyorum Erdoğan bunu yapıyor ve bunu yaptığı oranda da yalnız Türkiye’de değil, artık dünyanın her yerinde saygı ve kabul görüyor.
Bu hafta gerçekleşen İran ziyareti bunun somut bir örneğidir. Bu ziyaretin Yemen meselesinden sonra gerçekleşmeyeceğini ya da çok gergin ve sonuçsuz olacağını iddia edenler çoğunluktaydı. Ama böyle olmadı; tam aksine, çok olumlu ve bize bölgenin geleceğini anlatan mesaj ve sonuçlar elde edildi bu ziyaretten. Bunun temel nedeni de bizim yukarıda anlattığımız genel durumdur. Tabii bu temele, bölgenin ve iki ülkenin ihtiyaçları ve arayışları da eklenince tablo tamamlanmış oluyor.
Tabii ele alınması gereken bir çok örnek ve konu var ama ben burada hem Ruhani hem de Erdoğan’ın vurguladığı “iki ülkenin kendi paralarıyla ticaret yapması” kararı üzerinde durmak istiyorum. İlk önce bu karar, bütün ekonomi ile ilgili kararlar gibi hemen yarın uygulanmaya başlayacak bir irade olarak ele alınmamalıdır. Bu, bize yarını da anlatan oldukça vizyoner bir başlangıç adımıdır.
Bakın bu enerji için de böyledir. İran’ın Türkiye’nin ilk önce Azerbeycan’la geliştirdiği Güney Gaz Koridoru’na dahil olma ihtimali, çok değil bundan iki yıl önce, boş bir fantezi sayılabilirdi ama bu çok önemli adım, artık gerçekleşmeyi bekleyen çok önemli bir entegrasyon olarak gündemdedir.
İşte, bunu anlamak için tam burada bizim yukarıda anlattığımız genel persfektife ihtiyacımız var sanıyorum. Siz eğer 2. Dünya Savaşı sonrası ABD önderliğinde kurulan Bretton-Woods para sisteminin insanlık durdukça duracağına inanıyorsanız zaten İran ve Türkiye gibi ülkelerin kendi paralarıyla ticaret fikrini anlayamazsınız bile.

Bretton-Woods’u aşmak…

Mesela şöyle anlatalım: Nobelli iktisatçı Robert Mundell, 2001’de IMF’de verdiği seminerde küresel para sisteminin nereye gittiğini soruyor ve avronun doğduğu o yıllarda IMF denetiminde yeni bir para birimi öneriyordu. Bu para birimi, üç temel gelişmiş bölgeyi temsil eden para birimlerine tam konvertibl olacaktı. Mundell, üç temel bölgeyi ABD, Japonya ve AB’yi merkez alarak tanımlıyordu. Böylece ilk aşamada dolara, yene ve euroya tam konvertibl IMF denetiminde yeni bir rezerv para doğacaktı. Böylece Mundell, yeni para biriminin, ne kadar güçlü olarsa olsun, bir ulus-devlete dayanmayacağını, uluslararası olacağını ve gücünün de ‘siyasi’ değil ekonomik olacağını anlatıyordu.
Mundell’in bu tasarımının temel vurguları şimdi daha da geçerli. Ancak Bretton-Woods’da Keynes’in vurguladığı, bir ‘Dünya Merkez Bankası’nın oluşturulması süreci, bize göre, bundan sonra Asya merkezli devam edecek.
Ama bunun olabilmesi için G.Kore’nin Asya’da yaptığını mutlaka Türkiye’nin, Avrasya coğrafyasında yapması lazım.
İran ve Türkiye milli paralarla hemen ticarete başlayabir mi; evet kısıtlı da olsa TL üzerinden yapılabilir; cari sistem ve geleneksel yöntemler dışında burada çok çözüm vardır. Ama bunun sürekliliği ve kurumsallaşması için Türkiye ve İran dışında da Rusya gibi güçlü ekonomilerin de dahil olduğu kriling birlikleri gerekir ki bu, yakın gelecekte teorik ve pratik olarak mümkündür. Önümüzdeki aylarda cari dünya para sistemini daha çok tartışacağız, Çin dahil olmak üzere, Asya burada tüm kartlarını açmadı henüz.

<p>Yeşilçam'ın usta ismi Hülya Koçyiğit, 1963 yılında henüz 16 yaşındayken Susuz Yaz adlı filmle bey

Hülya Koçyiğit bilinmeyenlerini anlattı

Düzce'nin 1830 rakımlı Kardüz Yaylası'na kar yağdı

Az bilinen tarihi fotoğraflar ve hikayeleri

''Gıda Denetim Seferberliği'' kapsamında Trakya'da denetimler başladı