• $13,4726
  • €15,2894
  • 793.592
  • 2011.16
24 Ağustos 2013 Cumartesi

Ne yediğin değil, ne kadar yediğin önemli!

NEDİM ATİLLA
nedim.atilla@aksam.com.tr
twitter.com/ahmetnedim

Dünyanın bazı bölgelerinde, Afrika’da örneğin, ne olursa olsun ‘hayatta kalmak’tır esas olan… Neyi, nasıl yediğinin ya da nasıl yaptığının pek bir önemi yoktur. Ancak İsviçre kantonlarında, New York’ta ya da Oslo’da; yani kişi başına düşen milli gelirin 50 bin dolara yaklaştığı (hatta bu rakamı geçtiği yerlerde) insanların derdi bambaşkadır. Zaten yaşanacak, elbette yaşlanılacaktır; sosyal sigorta sistemlerini iflas ettirmek pahasına… Asıl mesele ‘nasıl’ yaşanacağı ve yaşlanılacağıdır. Sağlıklı yaşamaktır çünkü önemli olan ve kimseye muhtaç olmadan yaşlanıp ölmek… İyi de neredeyse her gün bir yenisi gündeme gelen diyet yöntemleriyle, kafa karıştıran zayıflama kitaplarıyla bu ne kadar mümkün olabilecek? Hatta mümkün olabilecek mi? 

MİKTAR DEĞİL, NE YEDİĞİN ÖNEMLİ

Sağlıklı bir hayat ve beslenme üzerine, saygın gazete ve dergilerde her yıl yüzlerce makale okuyoruz. Namı almış yürümüş doktorların birbirleriyle çelişen önerileriyse almış başını gidiyor. Bu durumda bizlerin de kafası iyice karışıyor. Bu türden yayınların yakın takipçisi olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, gelişmiş toplumlarda insanoğlunun geldiği son nokta şu: “Ne kadar yediğin değil, ne yediğin önemlidir.”  
Geçen aylarda ‘Nature’ adlı saygın bilim dergisinde yer alan ve 25 yıllık bir araştırmanın sonuçlarını yayınlayan makaleye göre, uzun yaşamak için sağlıklı beslenmek, az yemekten daha önemli… Derginin iddiaları da o gün bu gündür konuşuluyor. En çok da “Kalori kısıtlaması yaşam süresini uzatmıyor” meselesi tartışılıyor. Nature Dergisi’ndeki yazıdan öğreniyoruz ki, ABD’deki ‘Ulusal Yaşlanma Enstitüsü’ (NIA) tarafından desteklenen bu araştırmada, 25 yıl boyunca insanlara özel beslenme rejimleri uygulanmış. Dergide “Gözleme dayalı kanıtlar, kalori kısıtlamasının yaşam süresini uzattığını gösterirken, bunun insanlar üzerindeki gerçek etkisi tam olarak bilinmiyor. Uzun yaşam reçetesinin, tabağınıza ne kadar yiyecek koyduğunuza değil, ne koyduğunuza bağlı olduğu düşünülüyor.” deniyor. Alın size kafa karıştıracak bir mevzu daha… 

EGZERSİZ ŞART!

Bu türden yayınları yakından takip ettiğini bildiğim hekim dostum Gökalp Müstecaplıoğlu ile yaptığımız bir söyleşide, ondan duyduklarım da bu araştırmanın sonuçlarını doğrular nitelikteydi. Şöyle diyor Müstecaplıoğlu: “Düzenli ve dengeli beslenme sayesinde (Özellikle kendimize uygun egzersizleri de uygulayarak) kalıcı bir sağlığa kavuşabilir; kendimizi çağın önemli hastalıklarından koruyabiliriz. Doğal ve dengeli beslenme sayesinde, vücudumuz zaten olması gereken doğal kilosuna kavuşur. Bu beslenme planı sayesinde, günlük verimimizde ve konsantrasyonumuzda da gözle görülür bir düzelme oluşur. Üstelik enerji düzeyimizde artış görülür. Daha iyi uyuyabilir, fiziksel anlamda kendimizi daha güçlü hissedebiliriz. Sonuç olarak daha sağlıklı, daha aktif, daha zinde oluruz.” 
Beslenmeyle ilgili bilim dünyasından gelen başka yeni sonuçlar da var; bir de onlara  bakalım isterseniz…

TUZ SEVDASININ NEDENİ BEBEKLİĞİMİZ

Başta New York olmak üzere Amerika’nın bazı kentlerinde, lokantalarda masaya tuz koymak yasaktır. Tuzun insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkileri ortada… Philadelphia Monell Kimyasal Duyular Merkezi’nden Leslie Stein, ‘American Journal of Clinical Nutrition’ adlı yayına yaptığı açıklamada, insandaki tuzlu yeme merakının kökenini bebeklik çağına kadar indirip annelerin dikkatli olmalarını istemiş. Bebeğin yediği ilk gıdalar, daha sonra tuzlu yiyecek sevip sevmeyeceği konusunda etkili oluyormuş. Sağlık açısından önemli olan bu durum, 61 çocuk üzerinde gerçekleştirilen bir araştırmayla ortaya konmuş. Henüz birkaç aylıkken yumuşak ekmek, ezilmiş patates ya da benzeri tuzlanmış yetişkin yiyecekleriyle beslenen bebekler, okul öncesi çağda tuzlu yiyeceklere daha düşkün oluyormuş. Oysa az tuzlu bebek maması ya da meyveyle beslenen bebeklerde tuzlu yiyeceğe düşkünlük gelişmiyormuş. 

LABORATUVAR KÖFTESİ!

BBC haberi, “Dünyada laboratuvar ortamında üretilen ilk köfte Londra’da bir basın toplantısıyla tanıtıldı. Yemek eleştirmenleri, denedikleri köftenin gerçek ete çok benzediğini söyledi” diye verdi. Avusturyalı meslektaşım Hanni Rützler de “Daha yumuşak olmasını bekliyordum. Ete yakın ama biraz kuru. Kıvamı mükemmel. Biraz tuzu ve biberi eksik... Et gibi. Dağılmıyor” diye yazmış. 
Nasıl becerdiklerine gelince… Efendim, bilim insanları bir inekten aldıkları hücreleri, Hollanda’daki bir enstitüde, yani laboratuvar ortamında üreterek kas liflerine dönüştürmüşler. Üç hafta içinde elde ettikleri bir milyondan fazla kök hücreyi küçük kaplara paylaştırmışlar. Kök hücreler bu kaplar içinde üremeye devam ederek bir santimetre uzunluğunda ve birkaç milimetre kalınlığında kas liflerine dönüşmüşler. Bu kaplardaki lifler dondurulmuş ve üretime devam edilmiş. Yeterli miktarda kas lifi elde edildiğinde bu etler bir araya getirilmiş ve ilk laboratuvar köftesi ortaya çıkmış. Basın toplantısı için pişirilecek köfteye kırmızı et rengini vermesi için de pancar suyu kullanılmış. Ayrıca köfteye lezzet vermek amacıyla ekmek, karamel ve safran da kullanmışlar.
Araştırmacılar bu teknolojinin ‘artan et ihtiyacı’na çözüm olacağı görüşündeler. Bu teknolojiye karşı çıkanlar da daha az et yemenin, gıda sıkıntısıyla baş etmekte daha kolay bir çözüm olduğunu savunuyorlar. Takdir edersiniz ki bendeniz de bu görüşteyim. O nedenle, kimse kusura bakmasın ama laboratuvar köftesi yiyemeyecek gibiyim! 

<p class='MsoNormal'>Top ustası bu sevimli köpeği mutlaka 'GÖRMELİSİN'</p>

Top ustası sevimli köpeği GÖRMELİSİN

Piton ve timsahın ölümcül mücadelesi! Görenler dehşete kapıldı

Vücudu koruyup virüsleri öldürüyor! İşte o muhteşem besin ve faydaları

Karın ağrısı ile doktora gitti! Midesinden çıkanlar şoke etti