• $7,4126
  • €9,0363
  • 441.833
  • 1542.45
28 Ağustos 2011 Pazar

İngilizler merkez bankamıza ortak mı

Uluslararası finans danışmanı Mete Akıncı, geçtiğimiz hafta Merkez Bankası'nın yüzde 15'nin İngilizlere ait olduğunu söyledi. Bugün Merkez Bankası'ndan istenen yüzde 15 değişmediğine göre, geçmişe dönüp bakmakta yarar var

İki hafta önce Skyturk TV'de ilginç bir program yaptım. Konuğum uluslararası finans danışmanı Mete Akıncı'ydı. Akıncı programda birbirinden ilginç bilgiler verdi ki izleyiciler gibi ben de şoka girdim.  Yayın sırasında mail box'ım çöktü, reji gelen telefonlardan kilitlendi. Program bir kez daha yayınlandı.
Akıncı'ya göre Suriye'den sonraki durak Yemen olacaktı. Ama asıl sırada Arabistan vardı. Çünkü Fahd'ın Batı'daki bankalarda çok yüklü miktarda parası vardı ve bu para iflasın eşiğindeki Amerika'nın ağzının suyunu akıtıyordu. Sıra ona da gelecekti.

 YENİ HAZİNELER AÇMAK
Akıncı 'Arap Baharının' nedenlerini ise başka bir açıdan değerlendiriyordu.
Amerika ve Avrupa'nın derinden yaşadığı ekonomik kriz dolayısıyla isyanlar 'çıkartılıyordu.' Resmen iflasın eşiğine gelmişlerdi. Bunun için yapılacak en iyi şey yeni hazinelere açılmaktı.
İşte Mete Akıncı tam bu noktada 'dünyanın sahibi' iki aileden söz etti. Rockefeller ve Rothschild'ler...
Rothschild ailesinden bir temsilcinin, geçtiğimiz yıl Tunus'u ziyaret ettiğini ve Zeynel Abidin Bin Ali'den Tunus Merkez Bankası'nın yüzde 15'ini istediğini söyledi. Bin Ali itiraz edememişti. Sir Eveleyn De Rothschild aynı talebi Mısır'ın lideri Hüsnü Mübarek'e de götürmüştü. Mübarek itiraz edecek gibi olmuştu. Ama başına gelenleri görüyoruz.
Akıncı'nın bir başka iddiası oldu: Merkez Bankamızın % 15'i İngilizlere ait.
Bu yüzde 15 oranını duyunca aklıma şu soru takılıverdi. Yoksa biz de 'Arap baharı'nı yıllar önce mi yaşadık?
O halde buyurun... 1928 ve 29'daki dünya ekonomik krizi ve bize dayatılan Osmanlı'nın borç sarmalının gölgesinde kurulan Merkez Bankamızın hikayesine...

OSMANLI'NIN BORÇLARI
Osmanlı'nın A'dan Z'ye tüm mirasını reddederken neden borçlarını üstlendik? Şimdi düşünelim. Hem 7 düvele karşı savaş kazandınız. Hem de yıktığınız devletin tüm borçlarını üstleniyorsunuz. Üstelik Misak-ı Milli olarak ilan ettiğiniz en kıymetli topraklar olan Musul ve Kerkük'ü İngilizlere bırakıyorsunuz...
Sormadan edemiyor insan... Niye?
Önce Osmanlı'dan devraldığımız borç sarmalına bir göz atalım.
24 Temmuz 1923'te imzalanan Lozan Anlaşması'na göre Osmanlı'nın borçlarının tasfiye edilmesine karar verildi. 1928'de imzalanan Paris Anlaşmasıyla ödeme planına bağlandı. (Dünya tam da tarihin en büyük ekonomik krizinin eşiğindeyken...)
Borçtan, imparatorluğun bakiyesi 14 ülke daha sorumlu tutuldu. Arnavutluk, İtalya, Filistin, Bulgaristan, Irak, Lübnan, Yunanistan, Yugoslavya gibi Osmanlı İmparatorluğu'ndan doğmuş ülkelerde bu borçtan sorumluydular.
Aklınız karışmasın...
1912'den önceki borçların % 62'si, 1912'den sonraki borçların ise % 75'i Türkiye Cumhuriyet'ine ait sayıldı. Yani borçların dörtte üçünden fazlası bizim sayıldı. Dörtte birlik bölüm ise 14 ülke arasında pay edildi.
Bu ülkelerin çoğu bu borcu ödemedi. Sadece İtalya ve birkaç Arap ülkesi paylarına düşen küçük miktardaki borcu kapattılar. Biz ise son kuruşuna kadar ödedik...
Peki borçların tasfiyesi nasıl yapıldı?
Osmanlı İmparatorluğu'nun kaybedilen topraklarının, Türkiye'ye düşen toplam borçtan indirilmesi esas alındı. Yani Türkiye'nin sınırları dışında kalmış imparatorluk topraklarının 'değer'i borçtan düşülecekti.
İyi de nasıl?
Toprak değeri nasıl ölçülecekti?
O zamanki adı Cemiyet-i Akvam olan Milletler Cemiyeti bu durumun çözümü için bir hukuk profesörü hakem belirledi.
İsviçreli bir Yahudi olan Eugene Borel !
Borel, sınırlarımız dışında bıraktığımız toprakların 'emlak değer'inin baz alınması gerektiğini savunuyordu. Ama toprağın salt emlak değeriyle ele almak bizim için intihar demekti. Örneğin altında petrol kaynadığı anlaşılmış olan Musul'la, Bulgaristan'daki ıssız bir dağ köyü aynı sayılacaktı.
Türkiye'nin Osmanlı'dan devraldığı borç sarmalını ayrıntılarıyla inceleyen hesap uzmanı Hüseyin Perviz Pur bakın bu duruma nasıl itiraz ediyor:
Kanımızca; Türk Maliyesi ve yetkililerin verimli, verimsizliğin borç ödemede kıstas alınmasında önceki kararlarından vazgeçerek doğrudan alınan vergi gelirine dönmesi hatalı bir davranış olmuştu. Bugün verimsiz arazi gelecekte verimli olabilir, ayrıca petrol gelirleri de arazi gelirine dahil edilebilirdi. Hata burada yapılmıştı. Osmanlı'nın işgal edilen topraklarının bedeli yeraltı ve yerüstü değerleri ile borç ödemede kullanılmalı idi.
Osmanlı'dan Cumhuriyet'e Türkiye'nin Borç Prangası / Hüseyin Perviz Pur

TAKASA ELEŞTİRİ
Bu tuhaflık dönemin meclisinde de gündeme geldi. Denizli Milletvekili Mazhar Müfit Bey bu tuhaf takası eleştirdi:

'Maalesef ben meseleyi o kadar pembe görmüyorum. Tamamen Osmanlı İmparatorluğu'na ait olan ve cümlemizin malumu vechile müvellidi servet olmak üzere değil, zevk-i safaya, safahata saif edilmiş olan bu milyonlara varan borcun ne suretle ödeyeceğimize dair elimize gelen bu sözleşme ve ekleri çok ağırdır....
Biz canımızı feda edelim, kanımızı akıtalım, o yerleri karış karış alalım fazla olarak tahrip edilen bu yerler için mağlup tarafından Avrupa'nın diğer galipleri olduğu gibi '10' para bile verilmesin, sonra sen gel imparatorluğun yüzlerce milyon borcunu ver..
Bana tamirat için on para vermediniz ki benden almak istiyorsunuz. Avrupa'da böyle mi olur? Fransa borçlarını vermek için Almanya'dan tamirat parasını alayım da vereyim. Aynı teraneyi İngiltere'de Amerika'ya söylüyor. Bize gelince anlaşılıyor ki Garp (Batı) sermayedarları, sen elem içinde çalış, bütün mahsulünü ben zevk-ü sefa içinde yiyeceğim diyor.
Mazhar Müfit Bey isyanında haklıydı.

MUSUL VE KERKÜK'Ü BIRAKMAMIZI KiMLER iSTEDİ
PEKİ Osmanlı'nın borçlarını genç cumhuriyetin omzuna kim yıktı? Ve daha da yakıcı soru: Musul'u ve Kerkük'ü bırakmamızı kimler istedi?
(Unutmadan belirteyim. Türkiye, Osmanlı borçlarının son taksitini 1954 yılında kapattı. Hem de tüm faizleriyle...)
Dönelim Merkez Bankası'na... Güçlü bir Maliye'nin kurulabilmesi için para politikalarının düzenlenmesi gerekiyordu. Bunun önündeki iki engelden biri olan borçlar halledilmişti. İkinci engel merkez bankasının olmayışıydı. ciddi sorundu. Devletin tüm işlemleri Osmanlı Bankası üzerinden yürütülüyordu. İsmet Paşa'nın hükümet programında dile getirdiği 'Devlet bankasına ait kanun taslaklarını bu sene büyük meclise takdim edeceğiz. Bir seneye kadar bir zaman zarfında da Cumhuriyet Bankası'nın küşadının çıkacağını ümit ediyorum.' şeklindeki sözleri Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası'nın kuruluşunun ilk ve en önemli sinyali oldu.  Aslında Lozan'a göre banknot ihraç etme yetkisine sahip Osmanlı Bankası'nın 1924 yılında sözleşmesi sona erecekti. Ancak Osmanlı Bankası'nı bir devlet bankasına dönüştürme çabalarının sonuçsuz kalmasıyla sözleşmenin yeniden uzatılması gerekliliği doğdu. Hükümetin bazı isteklerini de yerine getirme karşılığında Osmanlı Bankası'nın sözleşmesi uzatıldı.
Merkez bankasının kuruluşunda Ziraat Bankası ve İş Bankası etkin rol almak için yarıştılar. Ama bu iki milli bankamıza banknot ihraç etme yetkisi verilmedi.
BAĞIMSIZ BİR BANKA
Yeni ve bağımsız bir banka kurulacaktı.
1928'de Türkiye'ye davet edilen Hollanda Merkez Bankası İdare Meclisi Üyesi Dr. G. Vissering, özerk merkez bankası için bir rapor hazırladı. Onu  İtalyan Uzman Kont Volpi izledi. Lozan Üniversitesi'nden Prof. Leon Morf'un desteğiyle Merkez Bankası yasa tasarısı hazırlandı. Tasarı, TBMM'de 11 Haziran 1930 tarihinde kabul edildi.
Artık bizim de bir Merkez Bankamız vardı. Ama durun... Peki ya hisseler kime aitti? Öyle ya... Yüzde yüz Türk hissedarların oluşturduğu Ziraat ve İş Bankası tercih edilmediğine göre...
Bankanın hisseleri (A), (B), (C) ve (D) sınıflarına ayrıldı. A sınıfı Hazineye, B sınıfı milli bankalara, C sınıfı yabancı bankalar ile imtiyazlı şirketlere, D sınıfı ise Türk ticaret kuruluşlarıyla Türk uyruklu gerçek ve tüzel kişilere ayrılmıştı.  Sadece % 15'i hazinenin elinde tutuluyordu. Kalan hisseler dağıtılmıştı.  Dağıtılan hisselerin bir kısmı da İngiliz Bankaları ve yatırımcılarınındı. Daha doğrusu İngiliz tefeci ve bankerlerin. Başka ülkelerden de hissedarlar vardı. Hissedar  başka ülkeler de vardı. Fransız, İtalyan vb.
Bugün ise Merkez Bankamızın % 54.73'ü hazineye ait. Kalan hisseler içerisinde yabancı bankalar da var. İngiliz ve İtalyan bankaları ilk sırada. Şahıslar kimler diye araştırdım. Şahıs olarak en büyük hissedar Ankaralı bir Yahudi vatandaşımız çıktı.
Evet işte böyle... Yine küresel bir soygun var... Yine ona bağlı bir küresel ekonomik kriz var... Ve yine iki ailenin güdümündeki emperyalizm Ortadoğu ülkelerinin başına çöküyor. Ve yine Merkez Bankası'ndan talep edilen oran değişmiyor; % 15!
Tıpkı 1929'da yaşadığımız gibi... 
Gurkanhacir.com Twitter.com/gurkanhacir

Not :  Bu akşam Şimdiki Zaman'da Kişisel Gelişim Uzmanı yazar Mümin Sekman ile
beyni konuşacağız. 23.15 Skyturk TV.

<p>HDP Esenyurt ilçe binasında asılı, terör örgütü PKK elebaşı Abdullah Öcalan'ın afiş ve posterleri

HDP binasına baskın

Türkiye'nin yeni nesil yerli silahları

Haftanın yalanları

En kötü yıl gerçekten 2020 mi? Bilim insanları, 536 yılına işaret ediyor