• $ 5,7988
  • € 6,4623
  • 274.256
  • 108921
Haber hattı
0530 708 54 54
Haber hattı
0530 708 54 54
Reklamı Kapat

Klasik şiirimize içeriden bakabilmek

Cüneyd-i Bağdadi, kendisine bilginin ne olduğu sorulduğunda “Su kabının rengini alır” demiştir. Bu anlayış Batı felsefesine Friedrich Nietzsche tarafından “Olgular yoktur, yorumlar vardır” biçiminde uyarlanmıştır.

Alper ÇEKER
aceker1@gmail.com

Mahmut Erol Kılıç, Sûfî ve Şiir adlı kitabında Ali Nihat Tarlan ve talebelerini, eski edebiyatımızı tasavvufi anlam haritası içinde anlamaya çalışanların son temsilcileri olarak görür. Kılıç, geçtiğimiz asırda klasik edebiyatımızı şerh edenlerin büyük çoğunluğunun mutasavvıf olduğuna dikkat çeker. Ali Nihat Tarlan Uşşaki-Bektaşi, Sadettin Nüzhet Ergun Sadi, Abdülbaki Gölpınarlı Mevlevi-Melami, Tahir’ul Mevlevi Mevlevi, Nihad Sami Banarlı Rıfai, Mahiz İz Nakşibendi, Edip Kürkçüoğlu ise Kadiri tarikatlarındandır. Gerçekten de Victoria R. Holbrook’un, Hüsnü Aşk (Şeyh Galip) hakkındaki niye yazıldığı pek anlaşılmayan Aşkın Okunmaz Kıyıları adlı kitabı, Mahmut Erol Kılıç’ın saydığı isimlere yapılan atıflardan oluşmaktadır.
Rus biçimcilerinden Vladimir Prop, olağanüstü Rus masallarında kahramanların isimlerinin değişmesine rağmen hiç değişmeyen 31 adet işlev saptamıştır. Prop, masalları yapılarına göre sınıflandırmış ve şemalara başvurmuştur. Bizde tasavvufi menakıbnameler üzerinde bu yöntemi uygulayan, ilk olarak Pertev Naili Boratav olmuştur. Daha sonra bu yöntem Ahmet Yaşar Ocak tarafından kullanılmıştır. Böylece bu anlatılar tasavvufi içeriklerinden soyulmuş, motiflere indirgenmiş ve çıplak birer yapı olarak tasavvur edilmiştir. Oysa bunlar, şemalaştırılmayı değil anlaşılmayı talep eden metinlerdir. Ancak bu edebiyatı anlamak, içeriden bir bakışı gerektirir.

Tasavvufi Metinlerin Muradı

Mesnevi’deki hikâyelerden birinde bir derviş, aradığı şeyhi bir yılana ve arslana hükmederken görür. Arslana sabanını çektiren şeyh, elindeki yılanı da kırbaç olarak kullanmaktadır. Gılgamış da kabartmalarda bir elinde yılan, diğer elinde arslan ile görülür. Yine Hacı Bektaş Veli, kucağında arslan ve ceylan ile tasvir edilir. Gönül Alpay Tekin, Hacı Bektaş Veli’ye ait bu tasviri Sümer mitolojisinin devamı olarak yorumlar. Ahmet Yaşar Ocak, menkıbelerdeki benzeri durumları “Vahşi ve yabani hayvanları itaate alma” motifi olarak kaydeder ve kaynağını İslam öncesi metinlerde arar. Oysa tasavvufi metinlerin bu anlatımlardan muradı, mutmain olmayı dile getirmektir. Hazreti İbrahim Kur’an-ı Kerim’de, ölümden sonra diriliş konusunda mutmain olmak ister. 
Hayvan, dervişin eğitim süreci olan seyr-i sülukte nefs-i hayvaniyi temsil eder. Hazreti Muhammed, kendi seyr-i sülukunun sonu olan Miraç hadisesinde Burak’a binmiştir ve mutasavvıfların yorumuna göre peygamberin bir hayvana hükmetmesi artık nefs-i natıka mertebesinde olduğunun remizidir. Terzi Baba her ne kadar Burak’ın bir hayvan olduğu fikrini paylaşmasa da Miraç ve mutasavvıfların kullandığı teşbih dili hakkında şöyle yazar: “Eğer mecâzî ifadeler kullanılmasaydı hakikatleri çok daha az kimseler anlayabilirdi. İşte Miraç hadisesini de daha çok kimselerin anlayabilmesi için mecâzî ifadeler kullanılmıştır. İrfan ehli mecâzları köprü yapıp onların hakikatlerine kanat açar.” 

Sümerlerden öncesi var

Eski Ahit’te hakikaten Yahudi kadınların, Sümer çoban kralı ve tanrısı Temmuz için ağladıkları tasvir edilir. Ancak dışarıdan bir bakışın tasavvufi metinleri bağlamından koparmasının ve Sümerlerle ilişkilendirerek yorumlamasının, ne büyük çarpıtmalara yol açtığını yukarıdaki örneklerden gördük. Mahmut Erol Kılıç’ın sözlerine bir kez daha atıf yapacak olursak, bu metinlerin tasavvufi anlam haritası içinde okunması, anlaşılmaları için bir zorunluluktur. Kaldı ki Göbeklitepe kazıları, insanlığın dini macerasının ve hayvan simgeciliğinin Sümerlerden çok önceye gittiğini maddi kanıtlarıyla ortaya koymuştur.   
Klasik edebiyatımız olan Divan Şiiri’ni kendi bağlamı içinde anlayabilmek için Türkçenin yanında Arapça ve Farsçanın bilinmesi şarttır. Günümüzde bu filolojik donanıma sahip az sayıdaki akademisyenden biri de Ömür Ceylan’dır. 
Ömür Ceylan’ın Tasavvufi Şiir Şerhleri adlı kitabı bu alanda bir başyapıttır. Yazar eserinde tasavvufi şiir şerhlerinin anlaşılmak, hatta okuyan dervişleri irşad etmek amacıyla kaleme alındıklarını ifade eder. Bunlarda artık metnin bedii kıymeti değil, tasavvufi anlamı önemlidir. Zaten bu şerhleri, irşad makamındaki, yani derviş yetiştiren şeyhler yazmıştır. Şiirlerin yorumlanmasında belirli bir yöntem yoktur. Şeyhler dervişlerin zuhuratlarını yorumlamada da şiir şerhlerinde olduğu gibi belirli bir yönteme bağlı kalmazlar. 

Yorum, Çetrefilli iş

Ancak Kutb’ül Arifin Terzi Baba, kitaplarında aynı metnin yine aynı şahıs tarafından, farklı mertebelerde farklı olarak anlaşıldığını söyler. Terzi Baba’nın geleneğini takip ettiği İbn’ül Arabi, Füsus’ül Hikem adlı eserinde Cüneyd-i Bağdadi’nin bir sözünü alıntılar. Cüneyd-i Bağdadi, kendisine bilginin ne olduğu sorulduğunda “Su kabının rengini alır” demiştir. Bu anlayış Batı felsefesine Friedrich Nietzsche tarafından “Olgular yoktur, yorumlar vardır” biçiminde uyarlanmıştır. Mutasavvıfların yorum konusundaki görüşleri modern Alman hermenotikçileri tarafından da paylaşılmaktadır. Hatta Ian Almond, İbni Arabi Derrida-Tasavvuf ve Yapısöküm adlı kitabında Şeyh-i Ekber İbn’ül Arabi’nin tarzı ile Jacques Derrida’nın yapısöküm yöntemi arasında paralellik kurar.   
Görülüyor ki yorum, çetrefilli bir iş. “Doğru” ya da “yanlış” olarak nitelenmemekle birlikte; yorumlar metinleri kendi bağlamları içinde ele almak ve bir dayanağa, delile yaslanmak zorundalar. Klasik edebiyatımızı yorumlamak için hem filolojik donanıma sahip olmak, yani Türkçenin yanında Arapça ve Farsça bilmek, hem de tasavvuf hakkında birikim sahibi olmak, onun mecazlardan oluşan dilini bilmek gerekmektedir. Bu alandaki yayınları dikkatle takip eden biri olarak ne yazık ki Ömür Ceylan’ın yanına, klasik şiiri içerden anlayabilen ikinci bir ad koyamıyorum.


Savcı Sayan´dan Öğrencilere Özel ´Öğrencibüs´

Hayranı gibi yaklaştı önce imzasını aldı, sonra canını!

Gömüldükten sonra mezarlarından uyanan insanlar

Abdülhamid Han'ın şahsi eşyaları ilk kez sergide