• $ 7,8228
  • € 9,4308
  • 459.326
  • 1328.83
Reklamı Kapat

ABD nereye!

ABD seçimlerinde yaşananlar, ilginç bir durumun ortaya çıkmasına sebep oldu. Dünyanın en zengin ülkesinde, üstelik demokrasi şampiyonluğunu elinden bırakmayan bir süper devletin 21. yüzyılda sergilediği tablo, bugüne kadar üzerinde düşünmeyenler için de düşünüp tartışması gereken birçok soruyu ortaya çıkarmıştır.

Önce şu tespiti yapmakta fayda var: Başkan adaylarından biri olan Biden yıllardır ABD de devletin adamı olarak bilinmektedir. Hangi devletin sorusunun cevabı açıktır; dünyayı kana bulayan, istediği ülkelere müdahale eden, istediğinde darbe yaptıran, işgal eden, istedikleri ülkelerde istemedikleri yönetimleri deviren, ülkeleri bölüp parçalayan ‘derin Amerika’nın’ adamı. Diğer aday Başkan Trump ise, ABD piyasa kapitalizminin içinden çıkmış, ülkesinin yeniden güçlenmesini, istihdam yaratan bir büyüme anlayışını savunan, dolayısıyla orta sınıf ABD vatandaşlarının sıradan insanların taleplerine cevap vermeye çalışan pragmatist bir siyasetçidir. Bu yüzden ABD devletinin kurulu düzeninin kurumlarıyla ve stratejisiyle çelişkiler yaşamıştır fakat onlara hâkim olacak gücü ve zamanı bulamamıştır.

HANGİ AMERİKA?

Bu soruyu sıkça soruyorum. İki ABD var, ilki ekonomik bakımdan geleneksel büyük endüstri ve silah sanayisine dayanan, finansal sermayenin küresel ölçekte soygunuyla beslenen kurumsal olarak Pentagon, CIA başta olmak üzere devletin adamlarının egemen olduğu, kurumsal iktidar elitlerinin Amerikası. Diğeri ise işleri bunlarla çelişmediği sürece bu ülkede yaşayan muhtelif sınıflardan insanlar, yeni ekonominin etrafında piyasa şartları içinde yükselen kapitalist sınıflar, serbest çalışanlar, sivil örgütler içinde ‘piyasa ve demokrasi ilişkilerine’ inanan ve unun sayesinde refahın ve özgürlüklerin sürekli gelişeceğine inanan Amerika. Amerika’nın özgürlükler ülkesi olduğu fikri bu insanların iddiası ve idealidir.

Bu insanlar, bu ideali ayakta tutmanın bedelinin emperyalizm tarafından dünyanın mazlum halklarına ödettirildiğinin ne kadar farkındadırlar bilinmez fakat başta R.Wright Mills, olmak bu durumu eleştiren birçok namuslu aydın, akademisyen düşünce adamının olduğunu biliyoruz.

‘MEKTUP OYLAR’IN GÜCÜ!

ABD’nin dünya sisteminin patronaj koltuğuna oturduğu İkinci savaştan bu yana sürdürdüğü emperyalist stratejiyle, dünyanın kaynaklarını kontrol ederek ‘evrensel bir soygun’ düzenini kurmuştur. Bunu dünya sitemi şeklinde sürdürmüştür; şimdi sorun sistemin çatırdıyor olmasıdır!

Bu iki Amerika aslında iki siyasi parti şeklinde ayrışmaz, bugün ortaya çıkan siyasi farklılaşma ise birincisi, dünya sisteminde yaşanan krizle; ikincisi, ABD kapitalizminin yaşadığı ekonomik dönüşümle; üçüncüsü ise, ABD ortaya çıkan toplumsal değişimlerle ilgilidir. Trump’ın bu yapısal dönüşüm sürecinde ortaya çıkan bir siyasetçi olarak ‘kurulu düzene’ tavır alması, geleneksel ‘iktidar elitleriyle’ yeni toplumsal durum arasındaki çelişkinin neticesidir.

Seçimlerde ‘mektupla gelen oyların’ neticeyi değiştirmesi oldukça düşündürücüdür. Devletin adamlarının, mektup oyların durumu değiştirecek düzeyde(!) olmasını fırsata dönüştürme ihtimalini, derin ABD için bunun zor bir operasyon olmayacağını ise unutmamak lazımdır.