• $8,1479
  • €9,7368
  • 453.779
  • 1375.91
12 Mart 2021 Cuma

Alaturka Seçkincilik Vatan Hissine Mani Oluyor

Çocukluğunu Bostancı'da, Çatalçeşme'de geçirmiş pek kıymetli bir dostum anlatmıştı; babası akşam yorgun argın işten gelince, ailesini Burgazada'ya çay içmeye götürürmüş.

Yorgun argın işten gelmiş adamcağız, olanca metanetiyle, bitap vaziyetini yavrularına belli etmemeye çalışarak neşeli bir şekilde adaya gider, onlarla eğlenir, akabinde son vapurla eve döner, gecenin kalan birkaç saatinde dinlenmeye çalışır, imsak vakti henüz girmeden uyanır, İstanbul'un öbür ucundaki işine gidermiş.

Bu o kadar sık tekerrür edermiş ki, çocukluğunun mühim hatıralarından birisi olarak zikrediyor dostum, tadad etmekte güçlük çektiği bu hadiseyi.

Biz Suriçi çocukları için ise Adalar, uzaktan silueti görülen, bir vakit gidilmesi planlanan bir yerdi. Belki bir hafta sonu niyeti bozarak gitmek mümkün olurdu, lakin o niyetlenmek de ekseriyetle "şimdi hafta sonu Ada'ya gidilmez. Arasat Meydanı gibi kalabalıktır. Başka zaman gideriz" diye tehir edilirdi.

Kim sorsa ikimiz de İstanbul'da doğmuş, büyümüştük. Türkçeyi aynı vurgularla konuşan, aynı yemekleri, aynı düzende yiyen, aynı şehrin evladı olmakla müftehir iki kişiydik.

Fakat ona, günlük bir akşam eğlencesi kadar yakın olan şey; bana, ölmeden önce mutlaka gerçekleştirilmesi gereken, ancak o vakte kadar mutlaka periyodik olarak tehir edilmesi gereken bir plan olarak görülmekteydi.

Bu hikâyeyi dinleyince en içimde hissettim, bir emele olan mesafenizin o emel ile aranızdaki en büyük mani olduğunu.

O mesafe üzerinde nice duraklar, nice engeller, nice olmaz görünen olurlar yer almakla, size emelinizi tehir ettiren bir mânialar silsilesi sunmaktadır.

Bir parça yakın olan ve bir şekilde gündelik hayatınızın parçası haline getirme ümidiniz olan şeyi, hayatınızın bir parçası kılma konusunda daha az mütereddit olabilirsiniz.

Günümüz Türkiye'sinin siyasi atmosferi içinde sürekli karşımıza çıkan bir sual, pek çoğumuzu garip bir müzayakaya sevk etmekte: Bu vatanın çocuğu olan, olduğunu sandığımız niceleri, nedendir ki bu vatanın evladı gibi hissetmezler kendilerini?

Oysa Türkiyeli olmanın asla olmazsa olmaz şartları, onsuz eksik kalacak mecburiyetleri, derununuzda sahip olmanız gereken duygusal bağlılıkları vardır.

Bunları neden taşımaz bu insanlar diye düşünüp duran nicelerinin varması mümkün iki netice vardır: Kimi, fazlasıyla sahip olduğunu düşündüğü için bu vatana yeterince sahip çıkmak durumunda hissetmez kendisini.

O kadar kendisini sahip hisseder ki, ahalisi, taşı toprağı, köyü kasabası ile her bir parçasının kendisine hizmet etmekle yükümlü olduğunu hisseder bu vatanın. O hizmetten mahrum olduğu demde ise döner arkasını ve hodgamca bir ihanete uğramışlık hissiyle düşman olur bu vatana.

Böylelerine denk gelmişizdir. Ancak bahsimizden varestedir bunlar, zira onlar bize, çocukluğumda Ada'ya olduğumdan daha fazla uzaktırlar.

Bir de asıl tasa etmemiz gerekenler vardır.

Bir şekilde kendisini bu vatandan, sizden ve benden hissedemeyecek kadar uzakta bir yerde duran madunlardır bunlar.

Ezcümle fukaradır.

Lakin fukaranın sâbirini değildir; aksine harisidir.

Yaşadığımız hayatın kendisine zaruret olarak sunduğu şeylerin bir kısmına dahi ulaşmakta zorlanan, bizim cennet bildiğimiz vatanın güzelliklerine ulaşma ümidi olmayan kimsedir.

Bir şekilde istifade etmeye kalktığında ise Mine Kırıkkanat gibilerin "kara halkımız kıçını döndüğü deniz kenarında mutlaka et pişirip yemektedir. Aralarında, mangalında balık pişiren tek bir aileye rastlayamazsınız. Belki balık sevseler, pişirmeyi bilseler, kirli beyaz atletleri ve paçalı donlarıyla yatmazlar, hart hart kaşınmazlar, geviş getirip geğirmezler, zaten bu kadar kalın, bu kadar kısa bacaklı, bu kadar uzun kollu ve kıllarla kaplı da olmazlardı!" gibi tahkir cümleleriyle karşılaşmaktadır.

Sınıfsal bir yukarı eklemlenme savaşı içinde bulunan bu adama, görgüsüz muamelesi yapanlar; bu adamın çoluk çocuğunu, bu vatanda istenmeyen ve alt sınıf kalmaya mahkum kimselere dönüşme konusunda ikna etmeye çabaladıkça "aslında bu vatan o kadar da senin değildir" demektedirler.

Faturayı ise biz ödemekteyiz.

Kendisine tekme atan ayak aslında yukarıda anlattığımız birinci tipteki kimseye aittir. Fakat bunun farkına varamayacak kadar başını yukarı kaldırmaktan aciz yavrumuz, işittiği hakaretin tesiriyle kendisini bir şekilde kucaklayacak orta sınıf halkına da düşman kesilmektedir bu vatanın, dolayısıyla bu vatana da ait olamamaktadır.

Bu gence denk geldim bir süre önce. Onu, istifade etmesi mümkün görülmeyen şeylerden aslında ne kadar hissemend olduğuna ikna etmeye gayret ettim. Mutlu oldu, müteselli oldu, ancak ikna olmadı. İçindeki yaranın büyüklüğüne şahit oldum. Kendimi o yaradan yana mesul hissettim.

Ve bir soru sordum ümitsizce kendi kendime: Hadi o tekmeyi atanların bu çocukla ilgili hiçbir mesuliyet hissi yok. Peki, biz mesul olanların, saçma ve muhayyel seçkincilikler üreterek, günümüz gerçekliğinden kopuk şekilde bu çocukları aşağılama lüksümüz var mı?

Benim karşıma çıkan çocuktaki derin aşağılanmışlık hissinin mesulü, bizden kimselerdi. Ne kadar cahil olduğuna ikna edilmişti çocukcağız.

"Gidelim serv-i revanım yürü Sadabad'e" diyenler, Sadabad'in tepelerine bakma lütfunu gösterseler, madunların mahallelerini görecekler. Osmanlıcılık oyunları ile ötekileştirdikleri çocukların, aslında ait olmak istedikleri yerden, muhayyel fantezileri sebebiyle ötelendiklerini görecekler.

Ne yazık ki bakmıyorlar.

Seni bu kadar beğenmeyen adamların sahibi olduklarını iddia ettikleri bir vatana aşık olmak mümkün müdür?

<p>Peki, kod 29 olarak bilinen fedih kodunun kaldırılması ne  anlam ifade ediyor? Çalışma hayatından

Kod 29'un kaldırılması ne anlam ifade ediyor?

Sahur sofranızda bunlar olsun!

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Libya Başbakanı Dibeybe'yi resmi törenle karşıladı.

Düzce'de denizin bir kısmı kahverengiye dönüştü