• $ 5,7593
  • € 6,408
  • 277.155
  • 99515.6
Haber hattı
0530 708 54 54
Haber hattı
0530 708 54 54

Emin Çölaşan'ın Facebook hesabı var mıdır

Bebek'te söyleşi yapmak için Okan Bayülgen'le buluştuğumda 24 saati beraber geçireceğimizi bilmiyordum. Kar başlamıştı ama 'Tutmaz' diyorduk. Yarım saatte yollar kapandı. İki yemek, bir misafirlik, bir trafik kazası ve Bebek Yokuşu'na saplanmayı bu söyleşinin içine sığdırdık.
Mahsur kalmış insanlara özgü bir açıklıkla konuşuyorduk, halbuki o zaman hiç samimi değildik. Ben ona isyankar gencin sokak jargonuyla 'Abi sen yavşadın ya, böyle bir adam değildin, düzene uydun' diye saldırıyordum.
O bana 'Eskiden şöhret olacağım diye bir derdim yoktu, onun için o kadar rahat davrandım. Ama şimdi de şöhretimi korumak gibi bir derdim yok' diye yanıt veriyordu: 'Bu şöhreti çok isteyen varsa veriyorum, alsın kıçına soksun. Şöhret ancak kıça sokulacak bir şeydir. Başka hiçbir boka yaramaz.'
Hepimiz, hele hele ister gazetede, ister kitapla, ister televizyonda bir seyircinin karşısına çıkanlar kendimize bile itiraf etmesek de şöhret tutkusuyla yanar tutuşuruz gizliden.
Mark Zuckerberg Harvard'daki öğrenci kulüplerine davet edilmediği için Facebook'ta kendi ayrıcalıklı kulübünü yarattı ve şimdi dünyanın imparatoru oldu. Bugün hiçbir yere üye olmaya ihtiyacı yok...
Kate Winslet küçük bir kızken aynanın önüne geçip elinde mikrofon yerine şampuan şişesi tutup Oscar konuşması yaptığını anlattı; gerçekten Oscar kazandığı gün.
Orhan Pamuk 'Hep bir gecede şöhret olmak istedim, hiç olmadı' demişti bir keresinde.
Bu içimizdeki açlık hepimiz için bir şekilde bastırılıyor ama.
Kulüpçülük bizim mesleğimizde de çok önemli. Gazetecilik derneklerinden, cemiyetten falan bahsetmiyorum. Ama gizli bir 'köşe yazarları kulübü' olduğu da gerçek: Yüzlerce köşe yazarının olduğu bir ülkede, çok az kişinin girebildiği ayrıcalıklı bir yer sanki.
Kendinden söz ettiren, fark yaratan, kendisini okutan bu kulübe otomatik olarak davet ediliyor. Kimileri asil üye kalıyor, kimileri kapısından bile alınmıyor.
Bugün basında 'Emin Çölaşanlaşma' tartışmalarına bakıyorum.
Kısaca 'Başkasına sataşarak kendinden söz ettirmenin' sözlük karşılığı gibi kullanılıyor Emin Çölaşan adı.
Çölaşan'ın cazip bir yazar olmasının nedeni yıllardır verdiği kavgalar; bu kavgaların ilgi çekmesi, okur nezdinde karşılığını bulması.
Ama bir nokta gözden kaçmasın: Çölaşan bu kavgalarını kulüpçülük uğruna vermedi, vermiyor. Kabul görmek, el üstünde tutulmak, ağırlanmak gibi dertleri yok.
İyi kötü, beğenin beğenmeyin, kendince bir çizgisi var. İlkeleri için savaşıyor ve hedefi hep aynı. Konjonktüre göre değişmiyor, her dönem aynı ilkenin mücadelesini veriyor.
Bir de Emin Çölaşan gazeteciliği, tıpkı Uğur Mumcu gazeteciliği gibi, belgeye dayalı.
Oysa bugün 'Emin Çölaşanlaşanlar'a bakıyorum ve herhangi bir ilke, bir değer göremiyorum. Sadece basit bir kıskançlık, rüzgara göre şekillenme ve sınıfsal bir kavga göze çarpıyor.
Bu dönemde köşe yazarları Porcellian kulübünün üyeleri olmak istiyor, onlar bu ayrıcalıklı dünyanın nimetlerinden faydalanmak istiyor.
Bu bir ilke kavgası değil, bir sınıf mücadelesi. Şehir efsanelerinden etkilendikleri Güneri Cıvaoğlu gibi ıstakoz yarıştırma arzuları.
Buyursunlar, en dolgun ıstakozu seçsinler, hiç önlerinde durmayalım.
Geçenlerde merak ettim, Porcellian'ı araştırdım.
'Sanıldığı gibi üst katta öyle ahım şahım bir şey yok, eski mobilyalar, bir bilardo masası, bir koltuk var, o kadar' diye yazıyordu bir yerde.
İnanın, köşe yazarlığı kulübü de bir mitos sadece. Dahası, bu kulübün belki de şartlarından biri üyelikle gelen ayrıcalığı reddetmek.
Ben zaten Groucho Marx'ın 'Beni kabul eden hiçbir kulübe üye olmam' lafını motto bellemişim.
Okan Bayülgen'in jipi karda kaldığında ve hepimiz birlikte kurtarmak için uğraştığımızda da şöhretin 'kıça sokulacak bir şey' olduğunu gözümle gördüm.
twitter.com/orayegin
facebook.com/oryegn

Bu da gizli ses kaydı
Washington'daki Smithsonian'ın Amerikan Tarihi müzesinde first lady'lerin kıyafetlerini bağışladığı bir bölüm var. Özel vitrinlerin arkasında başkan eşlerinin seçildikten sonraki ilk baloya giydikleri özel tasarım giysiler sergilenir.
O müzeyi gezip görenler farkı hemen anlamıştır.
Nasıl dünya tarihinde Jackie Kennedy'nin yeri başkaysa, o müzede de öyle gözüküyor. Hayır, Mona Lisa gibi kendine ait bir duvarı yok ama...
Hiç kimse, bugün bile, onun zarafetine, estetiğine yetişemiyor.
Amerikalıların Jacqueline Kennedy Onassis obsesyonu belki de bu yüzden yıllar geçmesine rağmen bitmiyor.
Geçtiğimiz yıllarda kaç kere Vanity Fair'in kapağına çıktı.
2011 pek çok yıldönümünün yılı galiba.
11 Eylül'ün 10. yılı... Ama John F. Kennedy'nin başkanlığının da 50. yılı. Jackie, o yıllarda kocasının başkanlığı için  'Amerika'nın şövalyelik dönemi' benzetmesini kullanmıştı, 'Camelot' tabiri oradan kaldı.
1964 yılında, kocasının ölümünden sonra Jackie Kennedy'nin tarihçi ve dönemin Beyaz Saray'ında çalışan Arthur M. Schlesinger Jr.'a verdiği yedi bölümlük söyleşi bugünlerde Amerika'da yayımlanıyor. Ve Amerika bir kez daha hayatını didik didik etmekten hiç sıkılmadığı bir kadını yeniden keşfediyor.
Lyndon Johnson'ın ne kadar kötü bir başkan olduğunu anlatıyor Jackie...
Martin Luther King'in bir sahtekar olduğunu, onu gördüğünde irkildiğini söylüyor...
Belli ki çok tartışma yaratacak söyledikleri.
Bu kayıtlar 47 yıldır ortalıkta yok; büyük bir açıklıkla konuşan Jackie sonradan rica edip yayımlanmamasını istemiş. Caroline Kennedy ise nihayet bu yıl söyleşiyi açıklamaya karar verdi.
Kitap, yanında bir CD'yle çıkıyor. New York Times'ın sitesinde Jackie Kennedy'nin konuşmalarından bir kısım var. Özellikle sesini duymak çok ilginç; bir başka dönemin içine düşmüşsünüz gibi...

İnsanlık çizgisi
Soner Yalçın'ın yazısı herkesi ağlattı. Doğan Yurdakul'un ölmek üzere olan eşini son bir kez görebilmesi için merhamet çağrısı yapıyordu.
Önceki gün Ayşenur Arslan İnternet'te elden ele dolaşan, bütün sitelerde yer alan bu yazıyı CNN Türk'teki programına okudu. Konuğu Bilal Çetin'di.
Vatan'ın Ankara temsilcisi Bilal Çetin bu haberden çok etkilendi ve başka gazetecilerin yapmaya cesaret edemeyeceği bir şeyi yaptı.
Aslında yaptığı öyle riskli bir şey değildi... Gazetecilik yaptı... Ama meslektaşlarımız 'gazetecilik yapmayarak' gazetecilik yapıyor artık.
Bilal Çetin hemen Adalet Bakanı Sadullah Ergin'i aradı.
Ergin konunun kendisine iletilir iletilmez çalışmaya başladığını, acilen çözülmesi için çalıştığını, kendisinin de çok üzüldüğünü söyledi.
Davalar, çatışmalar, muhalefet, iktidar bir yana... Herkesin ortak buluştuğu bir insanlık çizgisi var. Ne yazık ki Türkiye'de bir kesim hep bunu yok etmek için çalışıyor. Ama sonunda insanlık galip geliyor.
Bilal Çetin'i kutluyorum.
Adalet Bakanı Sadullah Ergin'e de insani duyarlılığından dolayı hepimizin bir şükran borcu var. Bu sözünü tutacağına inanıyorum. Doğan Abi'nin bir an önce eşine kavuşmasını bekliyoruz.

Oray Eğin Diğer Yazıları

<p>2007 yılından bu yana Türkiye´de yaban hayatı görüntüleyen İdris Ölmez, bir hafta önce Toros Dağl

Toros Dağlarında Görüntülendi! ´Heyecandan Kameram Bile Sallandı´

İşsizlik maaşı için şart koşulan 120 günlük 'prim ödeyerek sürekli çalışma' maddesi değiştiriliyor

Bilim insanları açıkladı! Bu besinleri tüketmek hayat kurtarıyor

Dünyanın en ilginç deneyleri