• $7,4294
  • €8,982
  • 412.302
  • 1471.39
27 Nisan 2011 Çarşamba

Büyük ego büyük kanser

Geçen yazın hemen başlarında bir arkadaşım telefon açıp Arman Kırım'ı tanıyıp tanımadığımı sordu. 'Hiç tanışmadık' dedim.
O günlerde Kırım'ın Hürriyet'teki yazılarının kesilip, yerine bir ev kadınının konmasını eleştiren bir yazı yazmıştım. Bu sadece bir bayrak değişimi değildi, simgeseldi benim için. Kırım, o köşede Türk mutfağını evrensel ölçütlerde modernize edebilecek bir arayışı sürdürüyordu yıllardır, ben de ilgiyle takip ediyordum.
Arkadaşım bizi tanıştırmak, bir araya getirmek istiyormuş. 'Arman Hoca'yı bir de mutfakta görmen gerek, nasıl çalıştığını, nasıl hazırlandığını izlemelisin' dedi. Bu teklifin üzerine atladım.
Bir cumartesi akşamı Arman Kırım'ın evine gittik.
İlk izlenimlerim: Her şeyden haberdar bir adam. Ama daha önemlisi büyük, hatta dev bir ego. Benzerine çok az insanda rastladığım türden.
Kendi evinde hazırladığı yemeğin Michelin iki yıldızlı restoran seviyesinde olduğunu söyleyecek kadar iddialı. O akşam için yedi maddeli bir mönü hazırlamıştı. Michelin kriterleri arasında sadece yemeğin lezzeti değil, tutarlılık, servis, sunum da önemli. Bu açıdan sınavı geçiyor. Evde öyle bir sistem oturtmuş ki sekiz kişinin yemeği aynı anda masaya geliyor.
O gün bir 'kırık puan' aldı, mönüleri karta basıp masaya yerleştirememişti! Ama sonradan hepimize e-mail'le yolladı.
Seyahatlerden, iş dünyasından, paradan ama en çok da yemekten söz ettik o gece. Her sözünde, her konuşma sırası ona geldiğinde o müthiş ego baskındı. Hiç gizlenme gereği duymuyordu. Ama bu içi boş bir ego patlaması, kendini beğenmişlik de değildi. Hatta bu kadar kuvvetli bir karakter olmayı, ortamı domine etmeyi hak ediyordu da.
Yemek sofrasında sağlık meselesini açmak istedim. Açıkçası, iyi görünmüyordu. Sormak istedim, ama çekindim. O egonun hastalığı görmezden geldiğini, kendisine yakıştırmayacağını düşünüp konuyu deşmedim.
Tekrar görüşmek, tekrar buluşmak için ayrıldık. Arman Hoca yemek boyunca, yemeğin ardından veda ederken de sık sık 'İstediğin zaman ara, 'Ben geliyorum' de, biz buradayız' diyordu. Bir daha buluşamadık; belki bundan sonra görüşürüz.
Pazar günü Ayşe Arman'ı bir kez daha takdir ettim. 'O büyük ego'yla geniz kanserine yakalanmasını konuşmuş. Bir sene önce söyleşi yapmak istemiş aslında, daha telefonda hiç tereddüt etmeden reddetmiş. 'Ben bu hastalığı yeneceğim' demiş. Demek ki ben de konuyu açmamakla iyi etmişim, diye düşündüm.
Bir sene sonra Arman Hoca hastalığı hakkında konuşmaya daha hazırlıklı. Mücadelede de ısrarlı. Ayşe Arman'a 'Şalteri nasıl kapayabilirim, büyütmem gereken bir kızım var' diyor, '57 yaşımı doldurmak üzereyim. Dolu dolu bir hayat yaşadım. Artık ne yapsam bana katkısı marjinal. Sence kime kızayım: Bana bu kadar şanslı bir hayat yaşatan Allah'a mı? 'Yahu bunları benden neden geri alıyorsun' mu diyeyim?'
Ama bir yandan da ölüme meydan okumaya devam ediyor: 'İnsan ölüm gerçeğiyle yüz yüze gelene kadar, kendini 'ölümsüz' hissediyor. Ağzından 'ölümlüyüz' lafı çıksa bile içindeki his bu. Ne zaman ölüm hayatın bir parçası oluyor, o zaman her kişide tepkiler değişiyor. (...) Yenilikçi insanlar meydan okur. Statükoyu kabul etmezler. Ben de hayatım boyunca yenilikçi ve antistatükocu oldum. Kafama yatmayan her şeyi sorguladım.'
Pazar günü Arman Kırım'ın anlattıklarını okuduğumda birkaç sene önce yine kanserin alıp götürdüğü bir başka ego'yu hatırladım.
Ufuk Güldemir, kanser teşhisi konduğunda 'Yaşamayı düşünüyorum' diye meydan okumuştu. Ne garip, o da hayatı boyunca meydan okumuş, yenilik yapmış, statükoya savaş açmış bir devrimciydi.
O da tıpkı Arman Kırım gibi 'büyük ego' olmaya hak kazanmış sayılı insandan biriydi.
Böyle acımasız bir denklem var ne yazık ki. Bu hastalık yolunu bir şekilde buluyor, bu insanları vuruyor.
Ama bu ortak motifin ortak bir alın yazısı olduğuna da inanmıyorum. Arman Kırım, hayatını şirketlere strateji kurarak kazanmış biri. Ben buradan bir çıkış yolu bulacağına inanıyorum.

Sıra aklanmış kitaplarda
William Burroughs'un meşhur 'Naked Lunch' romanı Amerika'da yargılandı. İçeriği müstehcen bulunduğu gerekçesiyle mahkemeye taşındı. Beat Kuşağı'nın diğer yazarları da aynı yollardan geçti. Hepsi bugün birer klasik olarak okullarda okutulan kitaplarını mahkeme önünde aklamak zorunda kaldı, yazdıklarının hesabını vermek zorunda bırakıldı.
Ne zaman mı?
60'lı yıllarda... Amerika ta o zaman bu hesabı gördü, bir daha da açmamak için de kapattı.
'Naked Lunch'ın beraatına 1966'da karar verildi. Sadece yazıdan oluşan bir esere açılmış son müstehcenlik davasıydı bu...
Dikkat edin 1966'da!
Burroughs şimdi yine mahkemede yargılanıyor. Yine müstehcenlik suçlamasıyla. Toplumun ahlakını bozduğu ilgisiyle. 2011 yılında Türkiye'de yaşanıyor bu utanç.
'Yumuşak Makine' kitabı Başbakanlık Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu açılan soruşturmada 'bilirkişi' olarak rapor yazdı, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'na dava açmak için fırsat doğdu.
Sel Yayıncılık, yetişkinler için yazılmış bir eserin 'küçükleri' korumak için kurulan bir kurul tarafından değerlendirilmesindeki absürtlüğe dikkat çekiyor. Keşke tek tuhaflık bu olsa...
Yazılmamış kitaplara olan hıncı biliyoruz... Yazılmış kitapların yazarlarının uğradığı zulmü de... Hatta Türkiye roman karakterlerinin bile yargılanmasını yaşadı son yıllarda...
Peki kendini yıllar önce aklamış kitaplar?

Babanın malı
Hasan Cemal'de zaman zaman ortaya çıkan, geçmişten gelme bir şövalye ruhu var. Bir dönem devrimci olmak, sosyalist olmak o kadar da kötü değilmiş işte... Demek ki sonradan küfürlerle andığı akıl hocaları ona sağlam temel eğitim vermiş.
Dün 'Babamızın malını aldık' diyen Karacanlar'a 'Gazeteler babanızın malı değildir, gazeteleri gazeteciler yapar' diye çıkışması ayakta alkışlanacak bir tavır. Basın tarihi bu direnişlerle anılır. Chicago Sun-Times çalışanları gazeteyi bir dönem satın alan Rupert Murdoch'a 'işgalci' demişlerdi, ona huzur vermediler, sonunda medyanın baronu bile kaçmak zorunda kaldı.
Bir başka örnek... The Times yöneticisi Harold Evans'ın bugün efsane olmasının nedeni hem İngiliz hükümetine, hem de Murdoch'a direnmesinden gelir...
Ama bütün bunlar geçmiş bir dönemin alışkanlıkları mı acaba? Tıpkı 'kablolu telefonlar' gibi nesli tükenmekte olan bir gelenek mi?
Harold Evans 'My Paper Chase' kitabında bugün baktığında Murdoch'ın müdahalelerine eskisi kadar acımasız yaklaşmadığını yazmıştı.
Acaba basında o şövalye ruha yer yok mu? Milliyet'in satışı da teslimiyette bir başka aşama mı?

<p>Karma komisyona sevk edilen ve çoğunluğu HDP milletvekillerine ait 33 dosyanın ayrıntıları netleş

PKK'nın siyasi uzantısı HDP'lilerin dokunulmazlığı kaldırılacak mı?

Öğretmenlere koronavirüs aşısının yapılmaya başlandı

Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar A-400M hangarını ziyaret etti

Balıkçı ağlarına bin yıllık tekne parçaları ile 13 amfora takıldı