• $7,4099
  • €9,0277
  • 441.857
  • 1542.45
02 Eylül 2012 Pazar

Cumhuriyet’in üzerinde dolaşan Osmanlı hayaleti

Nedim Atilla
Nedim Atilla
YAZARIN SAYFASI

‘Yedinci Gün’, İhsan Oktay Anar’ın son kitabı. Uzun aralıklarla ama kendine ait üslubuyla benzersiz yazan Anar, az konuşan bir felsefeci. Kitaplarının kahramanlarında kendinden parçalar sunan Anar’ın yeni romanının kritiğini Nedim Atilla yaptı. Üstelik, debiyatını, boyu, bıyığı, sakalı, yemekle ilişkisi, nasıl içki içtiği ve lise yıllarındaki lakabıyla harmanlayan ‘çocukluk arkadaşı’ sıfatıyla...

İhsan Oktay Anar, 1995’te yayınlanan ilk kitabı ‘Puslu Kıtalar Atlası’ ile neredeyse bütün eserlerinde karşımıza çıkacak olan tarih, kurmaca ve üslup konusunda yeni bir kapının aralandığını haber vermekteydi. 

Romanın kahramanlarından Uzun İhsan Efendi -ki kimine göre ve bana göre de yazarın ta kendisidir- yeniçeriler tarafından sakat edildikten sonra dilencilik yapmaya zorlanır. Böylece Uzun İhsan Efendi’yle birlikte biz de İstanbul’un karanlık dehlizlerine dalarız. Dalarız dalmasına da, Anar, kurmaca ile gerçeği öyle bir harmanlamıştır ki, bir gün ders verdiği sınıfta felsefe öğrencilerinden biri, “Hocam, aylardır araştırıp duruyoruz, Dersaadet’teki Dilenciler Loncası’nın izine rastlayamadık” der… Anar, şaşkınlıkla bakar gence; öğrenci hayali loncayı gerçek sanmıştır. 

O HEP KENDİNİ DE YAZAR

Uzun İhsan Efendi, ‘Kitab-ül Hiyel’de, ‘Hiyel (Mekanik) Kalemi Reisi’ olarak karşımıza çıkar. Eski zaman mucitlerinin akla hayale gelmeyecek öyküleri ve icatlarının anlatıldığı bu romandan sonra ‘Efrasiyab’ın Hikâyeleri’ gelir. Cezzar Dede, kapısını çalan ‘Ölüm’ü geciktirebilmek’ ve böylece hayatına saatler ekleyebilmek için ‘Ölüm’e hikâyeler’ anlatmaktadır. Uzun İhsan Efendi burada da, Ölüm’den kaçarken karşımıza çıkar…

İhsan Oktay Anar’a 2009’da Erdal Öz Edebiyat Ödülü’nü kazandıran ‘Amat’ romanında ise Osmanlı döneminde, belirsiz bir rotada, günahkâr bir mürettebatla çıkılan masalsı bir gemi yolculuğu anlatılmaktadır. 

‘Suskunlar’, Türk musikisine bir güzelleme gibidir. Hatta musikinin romanı olduğu söylenebilir. Eflatun rengi hayaller kuran bir ‘suskun’un, her bölümü ayrı bir makamdan çalan hikâyesidir ‘Suskunlar’…

ASLINDA O BİR JOKER

İhsan eski arkadaşımızdır, öğrencilik yıllarımızda da hep farklı bir çocuk, değişik bir gençti… Kitaplarının tutması, daha çok satması için ‘popülizm’ yapan yazar taifesinden olmayacağını söyler, kendi hakkında az konuşur ama oturup bir buçuk duble rakı içtiğimiz masada bile kendinden çok aklındaki bir hikâyeyi anlatır. Kendiyle ilgili sorulara nadiren verdiği karşılıkların da ne kadar gerçek ya da kendi deyimiyle ‘Joker cevabı’ olduğu tartışılır. Kendine taktığı lakaptır ‘Joker’, öğrencilik yıllarında bilumum kâğıt oyunlarını oynar ve asla yenilmezdi, hem çok zekiydi hem de çok şanslı… O zaman, bu zamandır Joker’dir; yani aslında ‘şakacı’… 

İhsan Oktay, 2 metreye yaklaşan boyu, bu yaz kestiği sakallarından sonra bıraktığı bıyıklarıyla Cengiz Han’ın askerlerine benziyordu epeydir… Bu yaz; muradına erip de memurluktan ‘emekli’ oluncaya kadar okuttuğu öğrencileriyse onun heybetli görünüşünden hayli çekinir, hatta korkardı… Kitabın ilk çeyreği tamamlanırken ortaya çıkan İhsan Sait’i görünce (sayfa 50), gözümün önünde 3-4 aydır görmediğim bizim Anar canlanıverdi. “Sultan Ahmet Umum Hapishanesi’nde nâhak yere tam altı ay yatmış, şâyân-ı itimat olduğu pek söylenemeyecek kırk yaşlarında bir ademoğlu, yani çekik gözlü, çıkık elmacık kemikli ve o geniş suratlı, o barbar Moğol foyası, er ya da geç o şerefsiz ve yılan İhsan Sait denilen polimci kıranta düzenbaz, işte bu Culyano Efendi’nin bir müddet getir götür işlerine bakacaktı. O sıralar fırıldakçılık yanı sıra heves edip çadır tiyatrosunda onca seyirci arasından gösteriyi izlemeye altı oğlan çocuğu ile gelmiş bir efendinin yedi yaşındaki veledini sahneye çağırmış ve çocuğu dolaba kapattıktan sonra bir hokus pokus numarasıyla oğlanı yok etmişti…” 

Puslu Kıtalar’da “Dünya bir düştür. Dünya bir masaldır” diyen Uzun İhsan’a karşılık, İhsan Sait, “Bir menfaat mevzubahis olmadıkça üstüne vazife olmayan işlere kalkışacak bir zât değildi” der. 

Romanda, İstanbul’u, bir harita üzerinden çok ince ince çalıştığını, Pera’yı bütün ayrıntılarıyla anlattığını görüyoruz. II. Abdülhamit’in iktidardan düşmesine yakın bir tarihte kenti adım adım dolaşan sineği İttihat ve Terakki’ye benzeten eleştirmenin durumu biraz fazla zorladığını söylemeliyim. Ancak 1908’deki ‘Hürriyet’in ilanına’ bakışı romanın siyasi anlamda zirve yaptığı noktadır: “Britanya’da 7 asır önce dokunmaya başlanan kumaştan biçilip her seçimde üzerine yeni yamalar vurulan hürriyet denilen elbise, aklen ve ahlaken yetişkin insanın ölçülerini mezurayla bir kez aldıktan sonra makas yerine giyotin kullanan ve en kötüsü, müşterilerinin bedenen ve aklen bir çocuk olduğundan habersiz Fransız terzilerine sipariş edildiğinden midir, ona fazla büyük geliyor olmalıydı. Anlaşılan ‘hürriyet’, Selanik’ten Dersaadet’e, müzik kulağı pek olmayan evde kalmış bir kız kurusuna koca bulmak için sipariş edildikten sonra, Galata Gümrüğü’nden fors ve rüşvetle geçen ahenksiz bir piyano gibi gelmişti.”

Anar’ın diğer romanlarında olduğu gibi son romanında İstanbul’un ‘amorfik’ büyümesiyle derdi olduğunu görüyoruz. Kentin daha sonra defalarca yaşayacağı göç dalgalarının ilk büyük atağını da biraz alaycı üslupla anlatıyor... 

LEZZETLİ İHSAN

Zaman zaman lezzetli anlatımlar da var ‘Yedinci Gün’de…  İhsan Oktay Anar’a ne zaman, “Gel seninle hayat üzerine, edebiyat üzerine, Türkiye üzerine bir söyleşi yapalım” desem, “Boş ver yemek yapalım” der. Çok da güzel yemek yapar, son kitapta iki paragraf var ki, Anar’ın ‘boğazına düşkünlüğünü’ ele veriyor:

“Konsolid Hanı’nda kendisini bir süre refah içinde yaşatacak kadar, yani çok az miktarda hisse senedi satan İhsan Sait, cepleri iki üç tomar parayla dolu olduğu ve keyiften ağzı kulaklarına vardığı halde ta Pera Caddesi’ne çıkıp mağaza vitrinlerine bakmaya başladı.

Midesi guruldadığı için Restoran dö Pera’ya girip, karnı kadar gözü de aç olduğu için olsa gerek, bir tomar parayı masanın beyaz örtüsü üzerine bastırdıktan sonra garsona, konsome jölesi üzerinde kremalı soğuk pırasa ve patates çorbası, safranlı ıstakoz, acı misket limonu terbiyeli kalkan, sarımsaklı salyangoz böreği, vermutlu denizkulağı eskalopu, ıspanaklı kerevit, baklalı morina filetosu, hindistancevizli sütlü tavuk, şalgam ve mantar soslu güvercin fırın, havuçlu tavşan yahnisi, elmalı ve bademli tart, çikolatalı ve likörlü pasta, armut karamelli sorbe ısmarladı.”

Şu bölümü de almadan geçemeyeceğim: “Tâlih bu ya, şeyhte bu illete devâ sayılacak bir ilaç vardı. Sedirin altındaki bir sandığı çekip açan şeyh, esrarengiz bir iksir şişesi çıkarmıştı, üzerinde şunlar yazılıydı: Château Margaux…”

PAŞAOĞLU KİM?

Romanın kapsadığı zaman aralığını 1906 ile 1930’lar arası diye özetlemek mümkün… II. Abdülhamid’in son yıllarından Hürriyet’in ilanına, İstanbul’u İstanbul olmaktan çıkaran göçlere ve en sonunda da Cumhuriyet’in yaratmak istediği Türk aydını tiplemesine ‘sıkı’ göndermeler var kitapta… Daha sonra İhsan Sait’in eline geçecek olan bir tür radyo istasyonuna da benzeyen, demirden minareleri yani vericileri bulunan Paşaoğlu’nun kim olduğunu biraz araştırınca bulmak mümkün. İttihat ve Terakki’ye karşı özel girişimciği savunan Cumhuriyet’in ilanından sonra zorunlu olarak yurtdışına çıkarılan Prens Sebahattin’e ne kadar benzemektedir Paşaoğlu…

Kitabın alt hikâyelerinden birini; Tanzimat Fermanı’ndan başlayarak ‘muasırlaşmak’ olarak tanımlayan Osmanlı’nın ardından, önce modern Avrupa’nın, sonra da Avrupa Birliği sevdasına düşen memleketimiz olarak ‘okudum’. İhsan Sait’i bekleyen; mektubu mazide değil, atide yazan Prenses Döjira’nın, Yunanistan’ın 2 euro’larının üzerinde grafiği bulunan, Mionen Boğası üzerinde oturan çılgın kadın olma olasılığını da yüksek buldum… Anar’ın eski ve çağdaş Yunan Edebiyatı’na olan hâkimiyeti de etkili olmuş anlaşılan…

Kitabın son bölümü ‘Hayalet’ adını taşıyor. Osmanlı’nın son dönemleriyle özdeşleşmiş İhsan Sait, son bölümde ‘Hayalet’ olarak Cumhuriyet’in yeni kadrolarının arasındadır… Ama onu anlayacak münevver de yoktur… Anar’ın Cumhuriyet aydınlarına yaklaşımı galiba kitabın en can alıcı noktası: “1930’lu senelerde memleketin münevverleri bir bakıma iki zümreden ibâretti. Bunlardan birinciler, eski adamlardı ve Divân edebiyatı üstâdı ve hayranıydılar. Bu zevât genellikle üniversitede müderris tâifesinden olur, ama eski edebiyatla meşgul olduklarından, namazlarını, oruçlarını ve zekâtlarını ihmâl etmez, dinlerinin tekmil icâbını yerine getirirlerdi. Hülâsa, hem münevver hem de ahiret adamıydılar. Ama ne hikmetse içtimâ mahâlleri genellikle kıraathâneler olur, işte bu mekânlarda derin edebiyat sohbetleri yaparlar, doğrusunu söylemek gerekirse gâyet güzel şiir okur ve şerh ederlerdi. (...) Gel gör ki bu zümreden olan münevverler, şâkirtlerinden ifrat derecesinde, neredeyse doludizgin bir hürmet beklerlerdi. Çünkü adamlar hürmete açtı.”

MÜNEVVER ZÜMRESİ

“Ancak diğer münevver zümresi, eski İstanbul’un kıraathânelerinde simit yiyip çay içecek şahıslardan oluşmuyordu. Beyoğlu’nu mesken tutan bu münevverler, Arapça ve Farsça üstâdı birincilerden farklı olarak Fransızca, İngilizce, Almanca gibi garp lisânlarını gayet güzel biliyor, Avrupa edebiyatını yakından takip ediyorlardı. Mekânları ise, ya başta Markiz ve Lebon olmak üzere pastahâneler ya da meşhur ve lüks birahânelerdi.(...) Zaten hemen hepsi Avrupa’da tahsil görmüştü. Bu kıt’ada tiyatroya fazla gittiklerinden, kıraathâne münevverlerini, laf sokmadan sadece yüz buruşturup hor görmek konusunda artistik bir maharet kazanmışlardı.”

“Bununla birlikte her iki zümre de, lisan müessesesi’nin tabirini kullanmak gerekirse, ‘üretici’ değil, ‘tüketici’ idiler. Bunlar kültür mamullerini tüketen münhelikler, cetvel gibi dümdüz kitap kurtlarıydı. Ne var ki bir üçüncü münevver zümresinden de söz açmak doğru olacaktı. İşte bu münevverler, inkılâpların bir eseri, daha doğrusu yan tesiri sayılabilirdi. Hariçte müstemlekecilere ve dahilde de mürtecilere ve her iki grubun kültürüne harp ilan etmek mecburiyetinde kalmış yeni rejim, edebiyat meydanını boş bırakmıştı ve kültür de boşluğu sevmezdi. İşte bu boşluğu, üçüncü zümredeki döküntü münevverler dolduracaktı. 

Geçen asır sonlarında şahikasına ulaşmış lisan, yerini bir kabile diline bırakınca bu pestenkerani münevverlere gün doğmuştu. Tahsilleri terbiyeleri yoktu ama haklarını yememeli, bu, ekmek derdinde oldukları içindi. Zaten hemen hepsi hüsran içindeydiler ve münevver hüviyeti onlara hak ettikleri hürmeti sağlayabilirdi. Hüsran içinde olmalarının sebebi ise erkek olan çoğunun, zürriyetlerini sürdürme derdinde olan ana babaları tarafından lala paşa büyütüldükten sonra cemiyete salınması ve bu ortamda vaktiyle ailelerinde kendilerine verilen kıymeti hak etmediklerini anlamalarıydı. Nasıl hak etmezlerdi! Onlar her şeye layıktılar! Başkalarından ne eksikleri vardı!”

ÂMİL ZULA-EMİL ZOLA

Kitapta, kadın kahramanlar ancak son bölümde karşımıza çıkıyor, İhsan Sait’in platonik aşkının sadece fotoğrafından haberdarız ama İdris Âmil Zula dışında kadınlarla ‘beraber’ olan bir kahraman yok… Firavunlardan Karl Marks’a (Karl denen Cermen) kadar uzanan süreçte emek-sermaye ilişkisinden, inançlar tarihine kadar her türlü gönderme var ve en büyük sürpriz Âmil Zula’dan geliyor. 1897 yılında Fransız ordusunda, Yahudi olması nedeniyle askeri yargının duyarsızlığına kurban giden yüzbaşı Dreyfus’u hükümetin bütün baskılarına rağmen savunan ve Fransa Devlet Başkanı’na hitaben ‘İtham Ediyorum’ makalesini yayınlayan Zola’nın başlığı gibi bir başlığı yayımlanır Âmil Zula’nın: İtham Ediyorum… Ama o kendi yazmadığı bu yazı yüzünden tutuklanacağını zannetmektedir. Anar, 1930’ların aydınlarını üçe ayırırken İdris Âmil’i ise üçüncü gruba sokmuştu… ‘Yedinci Gün’, Joker’in yeni şakaları mıdır, yoksa ciddi bir toplumsal eleştiri midir, kararı okur verecek… Bana sorarsanız şaka şaka…

<p>Başkan Recep Tayyip Erdoğan, cuma namazı çıkışı basın mensuplarının sorularını yanıtladı. Erdoğan

Kafe ve restoranlar ne zaman açılacak? Başkan Erdoğan açıkladı!

Türkiye'nin yeni nesil yerli silahları

Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, Brüksel'de NATO Genel Sekreteri ile görüştü

Türkiye'nin Arnavutluk'ta inşa edeceği hastanenin şantiyesi açıldı