• $13,4981
  • €15,3651
  • 770.234
  • 1809.65
6 Temmuz 2013 Cumartesi

Bir zamanlar iftariyelikler tavana asılırdı

Ramazan ayı İslam dünyası için en kıymetli aydır. Müslüman âlemi önümüzdeki pazartesi akşamı bir defa daha, ilk kez sahura kalkacak; salı günü ilk oruçlar tutulacak, sabırla beklenen günün sonunda ilk iftar sofraları kurulacak… Eskiden de “Nerede o eski Ramazanlar!” serzenişinde bulunulduğunu hatırlatarak bakalım, neymiş o eski Ramazanlar…

Ramazan, İslam dünyası için 14 yüzyıldır heyecan demektir. Hazırlıkları, ritüelleri, iftar gelenekleri, eğlenceleri ve en sonunda coşkuyla karşılanan bayramıyla, yüzyıllar içinde gelişerek kendine ait mistik bir dünya oluşturmuştur. Eski gazete yazılarını karıştırdığımda görüyorum ki, bugünün görmüş geçirmiş insanlarının dediği gibi, o zamanlar da sık tekrarlanan bir serzenişmiş, “Ah nerede o eski Ramazanlar...” demek. 

MİNAREYE TIRMANAN MÜNECCİMLER

Bundan 120-130 yıl önce yaşıyor olsaydık eğer, yarın ya da öbür gün (pazar-pazartesi), şehrin yüksek yerlerine tırmanmış doğu yönüne doğru bakan, minarelerin şerefelerinde bekleşen keskin gözlü insanlar görecektik. Bu kişilere ‘Rüyet-i Hilal Müneccimi’ denirmiş; görevleri de Ay’ın ilk Hilal şeklini gözetlemekmiş. ‘Rüyet-i Hilal’i, yani yeni ‘Ay’ı ilk gören müftüye koşturur; bunu bir mizansen içinde şahitlerle ispat eder; ardından camilerin ışıklandırılmasıyla ve dahi davullar çalınarak Ramazan ilan edilirmiş. Yeni Hilal’in görünüp görünmemesine göre Şaban ayı bazen 28 bazen de 29 gün sürer; Ramazan da buna göre bir gün uzar ya da kısalırmış. Bundan sonra iş ‘muvakkıthaneler’inmiş. İftar ve imsak vakitlerinin belirlenip camilere ilanıyla Ramazan düzeninin sağlanması için… 

ASTRONOMİ BİLİMİ SAĞ OLSUN

Malum şimdilerde rahata erdik, her şeyin bir kolayı var… Astronomi bilimi sayesinde, Ay hangi gün hangi konumda olacak çoktan haberdarız. Geçmişte iş bununla da kalmıyormuş; bu kutsal ayın bolluğunu bereketini sağlamak da hüner istiyormuş. Osmanlı Sarayı da, yerel yönetimler de Ramazan ayında hiçbir şeyin eksikliği hissedilmesin diye türlü önlemler alırlar, adeta teyakkuzda olurlarmış. İstanbul’daki un kapanı, yağ kapanı ve bal kapanında da (yani bugünkü anlamıyla hallerde de) özel önlemler alınırmış. Ramazan gelmeden çok önce hazırlıkları başlar; öncelikle ay boyunca tüketilecek ana yiyeceklerin evde yapılabilenleri hazırlanır; geri kalanlar satın alınarak tedarik edilirmiş. Satıcılar vitrinlerini buna göre düzenler, ürünlerini daha albenili pazarlarmış. Gazeteci-yazar hatta dönemin ünlü vakanüvistlerinden Şahabettin Ege, bakın nasıl anlatıyor o günleri: “Bakkal dükkânlarında güllaç paketleri çeşit çeşit renkli kâğıtlarla sarılır; erik ve kayısı pestilleri iplerle sarkıtılır; pastırma ve sucuklar en göz alıcı yerlere asılırdı. Kayısı ve erik kuruları, badem, ceviz, fıstık içi ve kuru üzümler de cam kavanozlarda dükkânları süslerdi.”  
Bazı işletmeler de ürünlerini gazetelerde ilan yoluyla cazip hale getirmeye çalışırlarmış. 

YUFKA AÇICILARA ZAM!

Ramazan ayı boyunca büyük kentlerin çarşıları, tahmin edeceğiniz gibi, her zamankinden kalabalık, renkli ve hareketli olurmuş. Ana cadde üzerindeki baklavacı, helvacı, tel kadayıfçı ve muhallebiciler en yoğun günlerini yaşarmış. Evlerde de Ramazan hazırlığının en önemli parçası yufka açıp hazırlamakmış. Bu işleri beceren kadınların, yani ‘profesyonel yufka açıcılar’ın yevmiyeleri de Ramazan yaklaştıkça yükselirmiş. Bu hünerli hanımlar evlere davet edilir, ev ahalisinin de katılımıyla hamurlar tutulur, açılan yufkalar sac üzerinde gevretildikten sonra serin odalarda üst üste saklanırmış. (Bu kuru yufkalarla yapılan böreklerin tadı hâlâ damağımdadır. Çocukluğumda nefis tulum peynirleriyle yapılanını, kuru üzüm hoşafıyla yemeye bayılırdım. İşte şimdi tam zamanı: Nerede o eski Ramazanlar...) 
Malum, daha çok ibadetle idrak edilecek bir ayda, hanımlar da işlerini kolaylaştırmak isterlermiş. Hazırlanan yufkaların bir ay süresince farelerden korunması ise en nazik işler arasındaymış. Büyük tepsilere yerleştirilen yufkalar iplerle tavana asılır, serin ve kuru ortamlarda tutulurmuş. (Halit Ziya Uşaklıgil’in ‘İzmir Hikâyeleri’ni okurken, tulum peynirlerinin de aynı yöntemle farelerden korunduğunu öğrenmiştim.) Ayrıca Ramazan ayı boyunca kandillerle aydınlatılan camilerin yağ tüketimi sıkıntı yaratacağı için, zeytinyağı da önceden stoklanması gereken ürünlerin başında gelirmiş. O dönemler zeytinyağının mutfaklarda çok az kullanıldığını biliyoruz. Ramazan için evlerde, daha çok susam yağı ve kuyruk yağı depolanırmış. 

SAHURA KADAR AÇIK LOKANTALAR

Aşçı dükkânları da kendilerine göre hazırlıklar yaparlar, mönülerine iftar için yeni yemekler ilave ederlermiş. İftardan çok önce taze yemekler hazırlayan bu lokantalar sahura kadar da açık kalırmış. Daha sonra dükkânlarını temizleyip yatarlar, öğle namazı saatinde uyanıp yeni iftarın hazırlıklarına başlarlarmış. Her zaman olduğu gibi, o zaman da lokanta erbabının işi oldukça meşakkatliymiş; özellikle de Ramazan aylarında… 

TÜTÜN VE KAHVEYLE... 

Güneşin battığını duyuran iftar topu ve akşam ezanı, oruç bozma vaktinin geldiğini ilan edermiş. Osmanlı’yı anlatan ilk seyyahlardan biri olan ve 16. yüzyıl ortalarında İstanbul’a gelen İngiliz gezgin Ogier Ghislain De Busbecq, ünlü ‘Türk Mektupları’nda, insanların oruçlarını karla soğutulmuş suyla açtıklarına şahit olduğunu yazmış. Eskiden hurma, doğal olarak şimdiki gibi bolca bulunmuyordu; ama özellikle de Mekke hurması bulabilenler, kutsal sayılan bu lezzetli meyveyle açardı oruçlarını… Keza Hac ziyaretinden dönenlerin de getirdiği en değerli hediyeydi zemzem suyu ve hurma… 
Evliya Çelebi’nin Urla’da gördüğü ve faydalarını saya saya bitiremediği, dalında kendiliğinden olgunlaşıp tatlanan ‘hurma’ zeytini de oruç açmak için tercih edilirdi. İftar sofralarına oturup hızlıca yiyip kalkmak da makbul değildi. Top atışı ve ezan sesinin ardından hafif bir atıştırmalık (biraz pastırma ya da ılık bir çorba) ile iftara başlanır; akşam namazı kılındıktan sonra iftar sofrasının tadı çıkarılırdı. Bunun ne denli sağlıklı bir şey olduğunu söylemeye gerek var mı? 
İnanması belki zor gelecek ama 19. yüzyılda İstanbul’a, Anadolu’ya gelen ve sayıları da oldukça fazla olan gözlemciler, orucun tütün ve bir fincan kahveyle açıldığını da yazmışlar.  

DİŞ KİRASI

Hiç kuşkusuz, bugün olduğu gibi o günlerde de, iftar sofralarının zenginliği insanların maddi olanaklarına göre değişiyordu. Asıl olan ‘aza kanaat edip sağlıklı ve lezzetli sofralar’ kurmaktı. Şahabettin Ege, eskiden şehrin ileri gelenleri tarafından herkese açık umumi iftar sofraları kurulduğundan; iftara katılanlara yemekten sonra ‘diş kirası’ adıyla bir miktar para verildiğinden de söz ediyor.  
Eğlenceler iftardan ve teravih namazından sonra başlar; ana yolların üstündeki kahveler dolup taşar; bir yandan kahveler, nargileler içilir, bir yandan da sohbetler edilirmiş eskiden… Bazı kahvelerde Karagöz oynatılır, tombala oynanırmış. Ramazan ayı kutsal bir hediye gibi algılanır; ibadetiyle, geleneğiyle, eğlencesiyle hakkı verilirmiş.

KARAGÖZ'ÜN RAMAZAN HAZIRLIĞI

Karagöz ve Hacivat, Ramazan eğlencelerinin en unutulmaz ikilisidir. 1908 yılında yayın hayatına başlayan Karagöz adlı karikatür mecmuası ise dönemin hiciv geleneğini yansıtır.  
Bu karikatürde Karagöz, Ramazan alışverişinden dönmektedir. Önünde kurdeleyle bağlı bir güllaç paketi asılmış, elindeki zembilde reçel kavanozları, sırtındaki silindirik pakette ise makarna, ağzı (kâğıt veya deri ile) kapatılmış bir toprak kapta Halep yağı, sucuklar ve pastırmalar yüklenmiştir. Hacivat “Vay maşallah, Karagöz’üm. Bin şükür yetiştirene… Ne de olsa mübarek ay betiyle bereketiyle gelir” diyerek seslenir. Karagöz de “Ne diyorsun birader? Bereket de söz mü ya! Baksana, dört bakkal dükkânının sermayesini yüklendim. Ah, bu millete ömür bereketi versin” der.

<p>Bu hafta GTA 5'in çevrim içi modundaki özel sunuculara yerleştirilen aşı merkezleri ve oyun içeri

GTA 5'te aşı kuyrukları oluştu | TeknoZone #11

Yunus polislerinin zorlu eğitiminden kareler

Misafirlerini kendi tasarladığı 'dönen ev'de ağırlıyor

Çöpe gidecek malzemeleri dönüştürüp dünyaya pazarlıyor