• $8,2818
  • €10,0001
  • 482.949
  • 1427.73
05 Şubat 2019 Salı

Türkiye’nin merkezkaç gücü nedir?

Önceki yazıda Sekülerleşme hususunda Türkiye’de kendine has bir doğanın varlığından bahsetmiştim. Modernleşme hikayemizde, yabancı bir fikriyat -epeyce aciliyet kesbeden dönem şartlarıyla- içimize sirayet ettiğinden ve bu sürece toplumumuzda bulunan değişik kesimler farklı cevaplar verdiğinden, ortaya karmaşık bir toplumsal yapı çıkmıştı.

Ancak, birkaç yüzyıl sonra, modernleşme/sekülerleşme olgularının hâlâ o ilk andaki gibi yorumlanması doğru olmayacaktır. Modernleşme tüm dünyayı etkilemiş, zuhur ettiği bölgeden, zuhur ettiği ilk şeklinden farklı hallere dönüşmüştür. Hatta artık modernin ötesinin de ötesine geçmekte olduğumuz kaotik bir sürecin içindeyiz. Yani çok karmaşık ve çok geniş bir mesele hakkında konuştuğumuz da ortadadır.

Türkiye özelinde sürecin farklı yaşam ve inanış biçimlerini ortaya çıkardığını, ancak bunun Batı’daki türden bir tektipleşme üretmediğini gözlemlemekteyiz. Birçok Ortadoğu ülkesinde ise bu açıdan sekülerleşmenin yaşanmadığını gözlemlemekteyiz. Bunların hiçbirisini iyi/kötü olarak kategorize etmiyorum. Bilakis, bunun vahim bir hata olacağını düşünüyorum.

Oysa Türkiye’de birçok yaşam ve inanış tarzı söz konusudur. Charlesi Taylor’ın yaklaşımıyla, sekülerleşmenin temel göstergesinin inancın toplumdaki algılanış biçimi olduğundan yola çıkarsak, Batı’dakinin aksine (Doğu’da olduğu gibi) Allah’a inanma Türkiye’deki bazı kesimler için başka türlüsün akla gelmeyeceği bir olgu olarak kendini muhafaza ederken, diğer bazı kesimler için seçeneklerden sadece bir tanesi olduğu (Batı’da olduğu gibi ) vakidir.

Bu durum ise, “ne o ne o” veya “hem o hem bu” çelişkisini üretebileceği gibi, farklı kesimlerin yaşam biçimleri üzerinden yankı bulan karşılaşmaları da gerilim yaratabilmektedir.

Şu kutuplaşma meselesi de sanırım en çok bu şekliyle algılanıyor. Bunun bir zaaf olduğunu düşünen aktörler, bu toplumsal farklılıkların çatışma üreteceğini hesaplayarak buraya yükleniyorlar.

Oysa ben, bu özel durumumuzun bir avantaj olabileceğini, olması gerektiğini iddia edeceğim. Çünkü uygarlık bu tut-çek-bırak” kuralı, yani gerilimler üzerinden enerjisini üretir. Tek tip toplum doğal değildir; faşizmin hayalidir ve esasen kendisi bir hayalken, yıkıcı sonuçları taş gibi gerçek olmaktadır.

Kaldı ki, tek tip bir toplum mümkün olsaydı dahi, gerilimsiz, enerjisiz, çatışmasız bir toplumun varlığını sürdürmesi mümkün olmazdı.

Özellikle Avrupa’nın içine girdiği gerileme sürecini bu donuklaşmayla okumak gerekir. Sanılanın aksine, toplumun tanımı insanların bir ve benzer özelliklere sahip olması değil, birçok farklılığın bir arada yaşama, yarışma şartlarının oluşturulabilmiş olmasında yatar. Bunca farklılığın, bunca çıkar çatışmasının bir zaaf haline gelmemesinin temel gereği, her kesimi kucaklayan ortak, adil bir toplum sözleşmesidir. Kendi yaşam ve inanma biçimlerini bir başkasına kim dayatırsa ülkenin en değerli noktasına hasar vermiş olur.

Osmanlı dönemine göre bu merkezkaç gücünü yaratarak büyük bir devlet oldu. Türkiye de bu yoldan gidecektir.

<p>Milli Savunma Bakanlığı'ndan yapılan son dakika açıklamasına göre, Irak kuzeyindeki Pençe-Şimşek

2 PKK'lı terörist SİHA'larla etkisiz hale getirildi

Yusufeli Barajı gövde inşaatında sona gelindi

Kahramanmaraş'ta heyelan sonrası oluşan Turkuaz Göl, turizme kazandırılacak

Mudanya Yat Limanı deniz salyasıyla kaplandı