• $13,7194
  • €15,5684
  • 786.53
  • 1910.41
12 Aralık 2017 Salı

Sloganla pratiğin değer farkı

Dindar bir Yahudi’den duymuştum; davasına inanmış hiçbir Yahudi yoktur ki, çocuğuna İbranice öğretmesin. Yine bir başkası söylemişti. Güçlü inançlara sahip Yahudi aileler çocukları için tuttukları öğretmenlere, derslerin 10 dakikasını Tevrat okumaya ayırmayı şart koşuyor.

2500 yıldır vatanları olmadan, hep azınlık olarak yaşamış bir topluluğun dil ve inançlarını hiç unutmadan yaşamaları gerçeğini sanırım bu iki örnek açıklamaya yetiyor. Yaşadıkları coğrafya her neresi olursa olsun, kuşaktan kuşağa dillerini öğreterek, bilinçlerini diri tuttukları bir hakikat.

Yahudiler içinde farklı fraksiyonlar var. En temel farklardan birisi İsrail Devleti’nin işgalciliği konusunda gösterdikleri tutum. Bir grup Yahudi bu işgal şiddetini benimsemiyor. Nitekim en son Trump’ın Kudüs ile ilgili kararında bu tavrı ortaya koydular, protesto ettiler. Fakat Yahudilerin genel olarak ticaretten akademiye, kültürden diplomasiye Yahudi topluluğunun inandığı ortak değerler konusunda gösterdiği dayanışma hepimizin malumu.

Değer merkezli yaşam, geleneklere sahip çıkma ve kültürün taşıyıcısı olarak dilin muhafazası vatansız bir milletin var olmasının anahtarı olmuş. Müslümanlar da bu aynada kendine bakmalı. Değerlerin savunulması söz konusu olduğunda sloganlara sıkıştırılmış bir tavrın kıymeti olmuyor. Çok daha esaslı bir birikim oluşturmak gerekiyor. Sezonluk, slogan düzeyinde bir itirazın ya da savunuculuğun etkisi de saman alevi gibi oluyor.

Türkiye’nin ortaya koyduğu siyasal liderliği hariç tutacak olursak, dünya Müslümanlarının tavrı bundan farklı değil. Meydanlarda birkaç günlük sloganik savunuların ötesine geçilemiyor. Akademik kurumlarla beslenmeyen, proaktif sivil toplum liderliğiyle güçlendirilmeyen, hakikatin sözcülüğü misyonu ile desteklenmeyen hiçbir dava hedefe ulaşamaz. Bu bağlamda İslam dünyasının sorunu çok daha köklü.

Türkiye’de de, Türkiye’nin siyasi iradesine güç katacak, onu destekleyecek ekstra çabalar gerekiyor. Sadece Müslümanları, Hıristiyanları değil, tüm uluslararası toplumu da karşısına alan böyle bir karar karşısında daha güçlü argümanlarla bu mücadeleyi güçlendirmek gerekiyor.

Türkiye, zor zamanlarda ortaya koyduğu bu tür tavırları, sloganın ötesinde siyaseten gösterdiği iradeye, gelişen ekonomik gücüne ve jeopolitiğinden aldığı moral desteğe borçlu. İçeride güçlü olmak, Türkiye’yi dışarıda da güçlü kılıyor. Ümmetin sorunlarını taşımakta da motive ediyor. Aslında tüm çabalar aynı nehre akıyor.

Kendisiyle barışık, diline ve değerlerine sahip çıkan bilinçli insan yetiştirme hedefi, Kudüs’te sağlam durmanın da meyvesini veriyor. Sağlam temelleri olan güçlü akademik kurumlar, doğudan batıya yerküre ile kurduğunuz tüm bağları da daha derin hale getiriyor. Kadınları güçlü, demokrasisi yüksek standartta bir ülke olmak, Müslüman bir ülke olarak ezberleri bozmaya da yarıyor. Hasılı bir alanda elde ettiğiniz güç, toplamda özgül ağırlığı artırarak tüm alanlarda kişileri, kurumları, ülkeyi güçlü hale getiriyor.

O halde her ne iş yaparsak yapalım, yüzeysel ilgilerden, göstermelik, sloganik yaklaşımlardan uzak durarak pratiğe, esasa, öze yönelmeliyiz.

<p> </p>

Parasosyal etkileşimi çocuklarımıza neden anlatmalıyız?

UNESCO'nun geçici listesindeki Yesemek'te 15 heykel gün yüzüne çıkarıldı

Cumhurbaşkanı Erdoğan Siirt'te toplu açılış törenine katıldı

Ürdün'ün Salt kentindeki müze dünyanın en küçük Kuran-ı Kerim'ine ev sahipliği yapıyor