• $7,3952
  • €9,0063
  • 441.253
  • 1542.45
12 Ağustos 2012 Pazar

Türkiye siyasal olarak kamplara bölünüyor

Yaklaşık dört yıldır bugün yaşadıklarımızı ve yaşayacaklarımızı anlatmaya çalışıyorum. Elbette kahin değilim. Okuyorum ve tarihe dikkatli gözlerle bakıyorum. Çıkardığım sonuç bugün yaşananları yıllar öncesinden bana duyuruyor. Bazen haklı çıkmak iyi değil

O ürkütücü soruyu artık hepimiz dillendirebiliyoruz. Bölünüyor muyuz? Evet hepimiz bu kanlı kabusu artık görüyoruz. Ama Türkiye'nin sadece Kürt bölgesi kopmuyor. Kendi içinde de siyasal olarak kamplara bölünüyor. Laikler, İslamcılar ve Kürtler. Washington ve Londra'nın yeniden dizayn edilecek Ortadoğu ülkeleri için çizdiği şablon da zaten buna uygundur. Bknz: 'Yeni Suriye' modeli. Alevi, Sunni ve Kürt... Bizde ise bunun parlamenter rejime uyarlanmış versiyonu hayata geçirildi.
Bakınız  19 Eylül 2010 tarihli yazım; başlık 'Türkiye 3'e şimdi bölünmedi ki!'  Daha o günlerde bölünme lafı telaffuz dahi edilmiyordu. '... İster tesadüf deyin ister planlı bir hareketti deyin. Ama 3 aydınımızın birbirinden ayrı yarattıkları fikir akımları karşılığını yıllar sonra buldu.' 'Türkiye'nin Düzeni' yayınlandığı yıldan (1968) itibaren büyük yankı uyandırdı.
Avcıoğlu'na göre 'Türkiye emperyalist güçlerin sömürüsü altındadır ve bundan ancak Milli Devrimci kalkınma yöntemiyle kurtulabilecektir.' Avcıoğlu neredeyse bugün AKP'ye yöneltilen suçlamaları o günden formüle etmişti. Dış destekli tutucu güçler diye tarif ettiği kesimin hakimiyetine son verilmeliydi. Toprak reformu yapılmalı, ihmal edilen kooperatifçilik her alanda yaygınlaştırılmalı israftan kaçınan bir ekonomik model benimsenmeliydi.
Avcıoğlu bir yandan da askere göz kırpıyordu. Bu ilerici hamleye ordunun ilerici subaylarının katkısı olmadan başarıya ulaşılamayacağını düşünüyordu. Ona göre 'zinde kuvvetler' pekala devrimci hareketin öncü gücü olabilirdi.
İdris Küçükömer 'Türkiye'nin Düzeni' adlı çalışmaya cevap niteliği taşıyan kitabı 'Düzenin Yabancılaşması'nı 1969 yılında yayınladı. Aslında kitap, Küçükömer Hoca'nın Akşam gazetesinde kaleme aldığı 4 makalenin genişletilmiş haliydi.
Küçükömer Hoca'ya göre Türkiye'de kavramlar ters olarak oturtulmuştu. Buna göre aslında DP-AP geleneği solcu, yenilikçi ve halka dayanıyordu, CHP ise sırtını bürokrasiye dayamış statükocu yani sağcıydı.
1969 yılında yayınlanan 'Doğu Anadolu'nun Düzeni' düzeni serisine Doğu penceresini de açıyordu. Kitabın yazarı Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi'nden 1962'de mezun olan İsmail Beşikçi'ydi. Beşikçi'ye göre Türkiye sadece üretim ilişkileri ve merkezdeki İttihat Terakki-Hürriyet ve İtilaf çekişmesiyle anlatılamazdı. Bir de Kürtler vardı. Beşikçi Hoca belki bugün hemen herkesin kolaylıkla dile getirdiği şeyleri biraz vaktinden önce söylemişti. Bu yüzden başı dertten hiç kurtulmadı. Yaşamının 18 yılı aşkın bir süresi hapishanelerde geçti.
Bugün Doğan Avcıoğlu'nun fikirsel temelinden hareket edenlerin bir kısmı Silivri'de yatıyor, Küçükömer Hoca'nın takipçileri ise iktidarda. Her geçen gün elde ettikleri yeni zaferlerin keyfini sürüp demokrasi denen şeyin ne de lezzetli  yönetim biçimi olduğunu düşünüp yeni 'halkçı' planlar yapıyorlar.
Beşikçi'nin açtığı yoldan ilerleyenler ise 'özerk devletlerini kurmanın peşinde gün sayıyorlar...'

YUGOSLAVYA BİZE BENZİYOR
Fikri temel oluştu.
Peki ya bu kanlı oyun nasıl sahnelenecekti? Çok örneği var. Ama biri bize çok benziyor ve haritada çok yakındı! Yugoslavya!
Onu da 17 Temmuz 2011 tarihli 'Sonumuz Yugoslavya'ya benzemesin' başlıklı yazımda anlatmıştım. '... 2. Dünya Savaşı'nın başlamasıyla Yugoslav Birliği'nin de dağılması bir oldu. 1941'de Yugoslavya Nazi Birlikleri tarafından işgal edildi.
Tıpkı 1918'de Anadolu'yu işgal eden emperyalist güçler gibi.
Tito; Partizan adını verdiği yerel direniş birliklerini kurdu.
Tıpkı Mustafa Kemal'ın Kuvvay-i Milliyesi gibi.
6 Nisan 1941'de Hitler Belgrad'ı bombalamaya başladı. Tam 11 gün sonra Yugoslav Kralı teslim oldu.
Tıpkı İstanbul'un işgalinden hemen sonra İngilizlere teslim olan Sultan Vahideddin gibi.
Bilin bakalım Yugoslav Kralı nereye gitti? Elbette Londra'ya!..
Yugoslavların büyük düşmanı Alman Nazi komutanı Himmler, Tito'nun hakkını şu  sözlerle teslim etmek zorunda kaldı: 'Size bir sebat örneği daha vereyim, bu da Mareşal Tito'nun sebatıdır. Şunu da söylemeliyim ki, Tito hem zorlu bir düşman, hem de bir komünisttir. Ve maalesef kendisi bizim düşmanımızdır. Mareşal rütbesini tam olarak hak etmiştir.'
Peki ya Mustafa Kemal'in düşmanı İngiltere Başbakanı Lloyd George ne demişti? Hatırlayalım; 'Arkadaşlar, yüzyıllar nadir olarak dahi yetiştirir. Şu talihsizliğimize bakın ki o büyük dahi çağımızda Türk milletine nasip oldu. Mustafa Kemal'in dehasına karşı elden ne gelirdi...'

ATATÜRK GİBİ
Devam edelim. Tito büyük direniş sırasında her millete eşit haklar tanıyacağını vaat etti.
Tıpkı Mustafa Kemal'in savaş sürerken hazırlattığı 1921 Anayasası gibi. Tito,Sovyet Rusya'yla yakın ilişkiler kurdu. Ama ona bağımlı olmadı. Sosyalist bloktaki tüm ülkeler birer ikişer Sovyetlerin kanatları altına girerken Tito'nun Yugoslavya'sı 'Bağlantısızlar' hareketini kurdu.
Tıpkı Atatürk gibi... Atatürk de milli mücadeleyi yürütürken Sovyet Rusya'yla yakınlaştı. Ondan yardım aldı. Ama asla yörüngesine girmedi. O da Tito gibi büyük bir anti-emperyalistti. 
Tito, ne Sovyetlere ne de Amerika'ya boyun eğmedi... (Hayatı ve siyaseti anlamak için, spor çoğu zaman önemli bir göstergedir. 1980'lerde basketbolda  en güçlü 3 ülke vardı. ABD, Sovyet Rusya ve Yugoslavya. Yugoslavlar yetiştirdikleri dünya çapında yıldızlarıyla bir çok spor dalının yanı sıra basketbolda da bu iki dev ülkeye kafa tutmayı başarmışlardı. Tıpkı siyasette olduğu gibi!)
Birçok Sosyalist ülke, bağımsızlığını Sovyetlere borçluydu. Bunların hepsinin liderleri, Nazi işgali karşısında Moskova'ya sığınmış; ülkeleri işgalden kurtulunca gelerek ülkelerine dönmüşlerdi. Yalnızca Tito, halkıyla birlikte aynı tehlike ve acıları göğüslemiş; Partizan birliklerinin başında savaşı yürütmüştü.
Tıpkı  Atatürk gibi... Benzerlikler şaşırtıcı bir halde sürüp gidiyor... Uzatmayayım...
Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti 2. Dünya Savaşı'nın bitişiyle 1945 yılında kuruldu. Ve Mareşal Tito'nun önderliğinde bir hayal ülke yarattılar. Boşnak, Sırp, Hırvat, Sloven onlarca milliyetten insan ortak bir ideal için birleştiler. Ve sanayiden ticarete spordan sanata kadar bir Yugoslav rüyasını tüm dünyaya ispatladılar.
Tıpkı çumhuriyetin ilk yıllarındaki Türkiye gibi... Aynı şevk aynı ortak ideal ve aynı heyecanla... Kim Türkmüş kim Kürtmüş, Çerkezmiş diye dönüp bakmadan...
Peki Yugoslavya bu güzel rüyadan ne zaman uyandı? 1980'de Tito'nun ölümüyle... Mareşal Tito 4 Mayıs 1980'de hayata gözlerini yumdu. Ondan sonra Yugoslavya hemen yıkılmadı. Ama büyük bir sarsıntıya girdi. Ve 1991'deki Doğu blokunun çöküşü Yugoslavya'nın da sonunu getirdi.
Önce CIA ajanları devreye girdi. Bu birliği dağıtıp mikro devletçikler kurmak isteyen emperyalistler CIA ajanlarını devreye sokmuşlardı. Kimi zaman Boşnak kılığında Sırp düğünlerinde terör ve provokasyon yarattılar. Kimi zaman da tam tersi bir Sırp kılığında bir Boşnak okulunu taradılar. Kabarmaya hazır milliyetçilik ateşine kova kova benzin taşıdılar...

Ömer Ayna, Kürt milliyetçiliğine savrulmadı
Evet Yugoslavya örneği böyle... Peki biz nasıl oldu da bu denli savrulduk?
İsterseniz 11 Temmuz 2010 tarihli 'Kürtlerle nasıl ayrıştık?' başlıklı yazıma uzanalım. Ve bir ailenin 2 üyesi üzerinden bu ayrışmayı anlamaya çalışalım.  'Ömer Ayna, Diyarbakır'da doğdu. Aslen Zazaydı. Lise çağlarında sosyalist fikirlerle tanıştı. Üniversite için geldiği İstanbul onun için tam bir dönüm noktasıydı. İstanbul Hukuk'a kaydoldu. Okulun en gözde ismi Deniz Gezmiş'le de aynı yıl tanıştı. Giderek artan öğrenci eylemlerinde yer almaya başladı. Öğrenci eylemlerinde Deniz Gezmiş'in hemen yanı başında artık Ömer Ayna vardı.... Belki de cumhuriyetimizin ilk yasal Kürt örgütlenmesi sayılabilecek Devrimci Doğu Kültür Ocakları'na üye oldu. Ama Kürt milliyetçiliğine hiç savrulmadı. Varolan meselenin bir Doğu sorunu olduğuna bunun da tam bağımsız bir Türkiye'nin içinde çözülebileceğine inanıyordu. Ayrılığa da ayrımcılığa da karşıydı. Kısa süre sonra DDKO'dan ayrıldı. 70'lerin başında Gezmiş'in liderliğindeki THKO'nun İstanbul kanadında görev almaya başladı. '68 gençliğinin belki de en romantik eylemlerinden biri de Mustafa Kemal yürüyüşüdür. Devrimci gençler, anti-emperyalizme vurgu yapmak ve tam bağımsız Türkiye özlemlerini haykırmak için Samsun'dan yola çıkıyorlardı. Yürüyerek Ankara'ya varacak ve 19 Mayıs günü Anıtkabir'de yürüyüşlerini sonlandıracaklardı. Günlerce süren bu yürüyüşte Ömer Ayna da vardı. O da Mustafa Kemal Atatürk'ün çizdiği yola inanıyor, emperyalizmin oyununa düşmemek gerektiğini savunuyordu.
Ömer Ayna, 4 Mayıs 1971 günü yakalandı. İdamla yargılandı. Maltepe Cezaevi'ne girdi. Orada THKP-C'den arkadaşlarıyla firar etti. Amaçları Gezmiş'ler hakkındaki idam kararını engellemekti. Mahir Çayan ve arkadaşlarıyla beraber Ünye'deki İngiliz üssünden 2 ingiliz ve 1 Kanadalı teknisyeni kaçırdılar. Kızıldere'de çatışmaya girdiler. İlk yaralanan Ömer Ayna oldu.Ertuğrul Kürkçü hariç 10 eylemci de yaşamını yitirdi. Ölenlerden biri de Ömer Ayna'ydı.
Ömer Ayna sosyalizme gönül vermişti. Türk, Kürt her milliyetten yoldaşlarıyla beraber bağımsız Türkiye hayaline inanmıştı. Anti-emperyalist eylemlerden, pahalılığa ve işsizliğe hayır mitinglerine kadar mücadelesini her alanda sürdürdü. Evet belki eline silah almış, banka soymuş, dağa çıkmış ve kurulu düzene baş kaldırmıştı. Ama hiçbir zaman Kürt milliyetçiliğine savrulmamıştı. Atatürk'ü rehber edinmekten de geri durmamıştı.
Evet şimdi söyleyin bakalım.
Anti-emperyalist ve tam bağımsızlık uğruna kaçırdığı İngilizlerle boğuşarak can veren Ömer Ayna'dan, İngilizlerin talimatıyla özgürlük savaşı verdiğini zanneden BDP milletvekili Emine Ayna'ya nasıl geldik?
Evet. Gazeteci yazdıklarının takipçisi olmalıdır. Ben de öyle yaptım. Ve ne yazık ki haklı çıktığım için sevinemiyorum. Keşke geçen hafta yaptığım tek cümlelik hatayı anlatan fikri takipler yapabilseydim. Böyle haklı çıkmayı inanın istemiyorum.

Not: Geçen hafta 1948 olimpiyatlarına ilk kez bir kadın sporcuyla katıldık diye yazmıştım. Nasıl olmuşsa hayatını yakından takip ettiğim Halet Çambel'i ve Suat Fetgeri Aşeni'yi atlamışım. İlk kez 1936 olimpiyatlarına katılan bayan sporcularımızdı. Özür dilerim.

Twitter.com/gurkanhacir

<p>Peki, reform paketlerinde gelinen son durum ne? Hukuk ve  ekonomide hangi başlıkları konuşacağız?

Reform paketlerinde son durum ne?

Türkiye'nin yeni nesil yerli silahları

Türkiye'nin Arnavutluk'ta inşa edeceği hastanenin şantiyesi açıldı

Amasya'da mamutlara ait olduğu değerlendirilen fosiller bulundu