• $7,5277
  • €9,0089
  • 409.558
  • 1538.04
03 Haziran 2012 Pazar

Bir Türk filmi nasıl ödül alır?

İçinde 'oryantalist veya Kürt' öğesi olmayan bir filmimiz ödül alabilir mi? Peki sinemamızda kentli insanın dramı nerede? O zaman ödül vermezler mi?

Bu yılki Cannes Film Festivali'nde ilk ödül açıklandığında hepimiz aynı şaşkınlığı yaşadık. En iyi kısa film ödülü Rezan Yeşilbaş'ın 'Sessiz'ine verilmişti. Bir Türk yönetmen Avrupa'nın en prestijli film festivalinde, en iyi kısa film ödülünü almıştı (Kimdir, nedir demeye kalmadan genç yönetmenin yanında Belçim Erdoğan'ın belirmesi kafamdaki soru işaretlerini arttırdı. Belçim'in Fransızca çevirinin arasına liseli kız edasıyla 'ben bu filmin oyuncusuyum aslında' diye sıkıştırması 'önceden biliniyor muydu?' dedirtti. Neyse geçelim.)

TEBRİKLER REZAN
Filmi henüz izlemedim. Ama konusunu ertesi gün bizim gazeteden okuduğumda bir kez daha donup kaldım. Film, yönetmen Yeşilbaş'ın başından geçen bir hikayeydi. Diyarbakır Cezaevi'nde 3 yıl tutuklu kalan babasıyla cezaevine görüşe giden ama Türkçe bilmediği için eşiyle tek kelime konuşamayan annesinin hikayesi. Sadece bakışlarla anlaşmaya çalışan iki insan. Düşünebiliyor musunuz? Daha sinematografik ne olabilir? Daha duygu sağanağı olan bir sahne hayal edebilir misiniz?
Tebrikler Rezan! Teşekkürler Rezan'a yol açan, destek veren herkese.
Buraya kadar güzel!

ÜLKEMİN SESSİZ KADINLARINA
Ama Rezan'ın ödül konuşması uzun zamandır düşündüğüm ve üzerine çalıştığım bir konuyu yazmam için işaret fişeği oldu! 'Ödülü ülkemin yalnız ve sessiz bırakılmış kadınlarına adıyorum' cümleleri 2008'deki Nuri Bilge Ceylan konuşmasını hatırlatsa da ben konunun başka yerindeyim.
Neden bizim ödül konuşmalarımız hep şikayet ve acı üzerine kuruludur. Neden 'bu ödülü karıma' veya (Oscar törenlerinde sıklıkla gördüğümüz gibi) 'yan komşuma adıyorum' gibi eğlenceli ama öznel konuşmalar işitmeyiz.
Tamam, sert bir coğrafyada yaşıyoruz. Tamam, ülkemizdeki yaralar kabuk bağlamadı. Ama artık yetmez mi? Sinemamız hep kendisini acılar üzerinden mi tarif edecek?
Tezimin doğru anlaşılması için tane tane anlatmak zorundayım.
Neden bütün uluslararası ödüllü filmlerimizde oryantalist bir öğe vardır? Biraz daha cesaretle ilerleyeyim. Ve cesurca o soruyu sorayım. İçinde 'oryantalist veya Kürt' öğesi olmayan bir filmimiz ödül alabilir mi?
Ya da bugüne kadar hiç aldı mı?

PEKİ YA HOLLYWOOD?
Ödüllü film tarihimize girmeden önce Hollywood'a bir bakalım.
Birkaç kez yazmıştım. Tekrarlıyorum. Hollywood Amerikan film endüstrisinin adı olmaktan çok Amerikan Dışişleri Bakanlığının bir dairesinin adıdır. Büyük bütçeli uluslararası dolaşıma girecek bütün filmler (evet bütün filmler) belli bir merkezin onayından geçer. Hatta dışişleri bakanlığının izleyeceği politikalar önceden filme dönüştürülür ve izleyicide kamuoyu oluşturulur.
Hatırlayın. 2001'deki saldırıdan yıllar önce kaç Amerikan filminde kulelere yapılan saldırıyı izledik. Veya Müslüman terörist imajlı kaç film çekildi? Bugünkü Arap baharı da ılımlı İslam projesi de öncelikle radikal Müslüman tarifinden geçiyordu. Hollywood bunu mükemmel bir şekilde başardı.
Veya Yahudi soykırımına gelin. Yüzlerce film ve belgesel çekildi. Zihnimize Yahudi soykırımı ve o vahşet görüntüleri kazındı. Ama hakikatin ne olduğunu, ölen insan sayısını hiç sorgulama ihtiyacı bile hissetmedik. Çünkü o işi 'Piyanist', 'Holocoust' ve 'Shindler'in Listesi' çoktan halletmişti.
Listeyi uzatabilirim. Amerikan politikaları önce film olarak tasarlanıp sunuldu.
Hollywood'un perde arkasından verdiği mesaj şu oldu: Amerika çok güçlüdür!
Silahlarıyla moral değerleriyle bütçesiyle... Amerika hep ve daima güçlüdür!
Avrupa sineması peki hangi duygunun altını çizdi.
Avrupa çok köklüdür!

KÖYLÜ 'SUSUZ YAZ'
Bize gelelim. Uluslararası arenaya çıkan filmlerimizi bir düşünelim. Cannes'dan Berlin'e San Sebastian'dan Venedik'e kadar onlarca festivalde gösterilen ve ödül alan filmlerimizi bir hatırlayalım. Hemen hepsinde ortak fikir neydi? Filmdeki karakterler nasıldı?
İlk ödüllü filmimiz Susuz Yaz'dan başlayalım.
Metin Erksan'ın 1964 yılında çektiği film Berlin'de en büyük ödülü aldı.
Çiftçi Osman (Erol Taş) arazisinden çıkan suyun tek sahibi olarak kendisini görür. Susuz kalan köylüler Osman'a düşman olmuşlardır. Kardeşi Hasan bu kavga sırasında hapse düşer. Osman kardeşinin güzel karısına da (Hülya Koçyiğit) göz koyar.
(Necati Cumalı'nın aynı adlı eserinin sinema versiyonudur film) Yani filmde çizilen imajımız köylü, kurnaz , kaba ve ensest bir profildir.

YILMAZ GÜNEY VE BASKILAR
Gelelim Yılmaz Güney'e.
Sinemamızın dahi çocuğu Yılmaz Güney'in uluslararası arenaya çıkmış tüm filmlerine bakınız. Benzer motifi göreceksiniz.
Düşman, Sürü, Yol, Duvar... Hepsinde Türkiye'de yaşanan baskı sert imgelerle anlatılır.
Israrla altını çiziyorum. Filmotografik olarak eleştirmiyorum. Hepsi nitelikli ve sinema arşivimizin en özel çalışmalarıdır.
Dünyaya çizdiğimiz Türk profilinden söz ediyorum.

Üç mesaj verilir.
1- Türkler sakildir!
2- Türkiye oryantalist bir ülkedir
3- Kürtlere baskı yapılır.

Bu 3 mesajı veren filmlerin yarışmalarda/festivallerde bahtı da yolu da açıktır.
Doğru. Solculara, Kürtlere çok baskı yapıldı ve belki de halen yapılmaya devam ediyor. Bununla ilgili daha fazla film yapılmalı. Mamak, Diyarbakır cezaevi onlarca filme konu olmalı. Yaşadığımız karanlık günlerle sinema yoluyla hesaplaşmalıyız. Kabul!
Ama biz sadece bu muyuz?

FACEBOOK'TA ÜÇÜNCÜYÜZ
Bakınız TÜİK verilerine göre nüfusumuz 73 milyon. Ve yine aynı verilere göre bunun yaklaşık 42 milyonu büyükşehirlerde yaşıyor. Yani ülkemizin yarısından fazlası kentli. Bir de yine bu nüfusun yarıdan fazlası sosyo-ekonomik olarak Avrupa standartlarına yakın bir tüketim alışkanlıklarına sahip. Yüksek model cep telefonu kullanıyor, yılda bir veya daha kez fazla tatile gidiyor, sosyal iletişimi etkin kullanıyor.
Yani Necati Cumalı'nın veya Bekir Yıldız'ın anlattığı Türkiye'de değiliz artık. Facebook kullanımında dünya dördüncüsüyüz.
Peki sinemamızda kentli insanın dramı nerede? Sevinçleri, üzüntüleri, aşkları büyük bunalımları? Neden kent soylu bir ailenin hikayesini anlatan filmimiz Avrupa Festivallerine gidemiyor? Neden üç kuşaktır İstanbullu bir ailenin hikayesini anlatarak ödül alamıyoruz? 
Devam edelim.
Nuri Bilge Ceylan'ın orta Anadolu insanını anlattığı filmlerine bakınız. Hepsinde bir kasaba insanı anlatılmaya çalışılır. Ödül rekortmeni '3 Maymun'daki tiplerin hepsi karanlık ve sakildir.
Son filmi 'Bir Zamanlar Anadolu'da İç Anadolu'daki bir cinayet hikayesinin peşinden gider. Ama bu filmi yabancı dublajla izleyin. Pekala bir Arap ülkesi veya Asya'nın gelişmemiş bir ülkesinin yapımı var sayabilirsiniz. Oryantalizmin dibine vurulur.
Fatih Akın'ın 'Duvara karşı'sı, 'Yaşamın Kıyısı' ödüllü filmlerimizdir. Onlarda da oryantalist havayı sonuna kadar teneffüs edersiniz.  
Son dönem genç kuşaktan parlayan yönetmenlerimiz Hüseyin Karabey'in 'Gitmek'i (ki uluslararası alanda 18 ödül aldı) Iraklı bir Kürdün peşine takılan bir genç kızı anlatır. Özcan Alper'in Sonbahar'ında ise (Şu ana kadar 21 ödül aldı) cezaevinden tahliye olan politik bir mahkumun cezaevi sonrası günleri konu edilir.
'İki Dil Bir Bavul' yönetmenlerinin ilk filmiydi. Amatörlük düzeyinde bir filmdir. İzleyin hak vereceksiniz. Ama ödülden başını alamıyor. Çünkü güneydoğuya giden ve Kürt çocuklarla Türkçe anlaşamayan bir öğretmenin hikayesini anlatmıştı.
'Türkiye'de güzel şeylerde oluyor' kolaycılık/komikliğiyle düşünmüyorum. Sadece karanlıktan mı ibaretiz. Bunu sorguluyorum.

BURJUVANIN DRAMLARI
Avrupa sinemasının büyük yönetmenlerine bakalım.
Örneğin Michael Haneke'ye. Kentli insanın hikayesini anlatır. Onun bunalımlarını, sevinçlerini, psikopatlıklarını sarsıcı bir dille verir. Filmlerini izlerken midenize yumruk yemiş gibi olursunuz. Kalkamazsınız oturduğunuz yerden. Funny Games, Cache, Piyano Öğretmeni kentli insanın hatta burjuvanın dramları üzerine kuruludur.
Dahi yönetmen Lars Von Trier daha da ileri gider. Resmen filmleriyle modern insanı psikanaliz koltuğuna oturtur. Sarsılırsınız.
Bize en yakın sinema kabul edilen Yunan sinemasının dahi yönetmeni Angelopulos'a bakın. Ödüle doymayan filmlerinde işlediği konular ve tipler kenttir kentlidir. 'Sonsuzluk ve Birgün'ü hatırlayın. Müthiş bir klasik müzik eşliğindeki filmden büyülenerek çıkarsınız.
Örnekleri çoğaltabilirim.
Ancak bizim ödüllü sinemamıza baktığımda karşımda iki anahtar sözcük duruyor. Oryantalist ve kürt!
Yani filminizde bu iki unsur varsa ödül şansınız vardır. Canımızı acıtacak belki ama bu tespitimi de söylemeliyim.
Ödüllü filmlerimizin tamamı Geceyarısı Ekspresi'nin türevleridir. En azından onun esintisini taşır.
Geceyarısı Ekspresi'nde aklımızda kalan işkence ve baskıdan çok filmdeki tiplerdi. İlk izlediğimizde 'biz bu muyuz' diye birbirimize bakakalmıştık. Kalın bıyıklı kirli sakallı yağlı saçlı tipler, yere tüküren sigara içen karanlık yüzler. Ha bir de adım başı kara çarşaf giymiş kadınlar vardı.
Oysa biz bu değildik. O gün bugün bu olmadığımızı daha doğrusu bundan ibaret olmadığımızı dünyaya anlatamıyoruz. (Türkiye'nin modern yüzüne tanık olan turistlerin şaşkınlığı boşuna değildir.)
***
Sinema en devrimci sanattır. Kalıpları paramparça etme özelliği vardır. Önceden yaşanacakları tahmin etme gücü vardır. Vizyonerdir.
Çok değil... Birkaç yıl sonra bir zamanlar bir cumhuriyetimiz vardı diyeceğiz belki de...
Mesela neden kentli bir cumhuriyet kadınının kaygılarını ve gözyaşlarını anlatan bir film çekemiyoruz? Kubilay veya 19 Mayıs klişelerini kullanmadan. Hamasete düşmeden... Sahi... O zaman ödül vermezler mi? Twitter.com/gurkanhacir

<p>İlk etapta atışlarda biraz başarısız olsa da eğitimini  alarak ve kurallara uyarak gerçekleştirdi

Bordo berelinin poligon macerası Zeki Gümüş'le Rastgele'de

Kahramanmaraş'ta 3 mahalle karantinaya alındı

Türkiye'deki yaban hayatı fotokapana yakalandı

Güneş patlamalarının kaynağı ilk kez belirledi