• $7,3661
  • €8,957
  • 436.845
  • 1536.11
11 Aralık 2011 Pazar

Arap Baharı aslında onların baharı: Müslüman Kardeşler

Bu nasıl bir Müslüman hareketti ki, ABD hiç itiraz etmiyordu. Hatta bilakis destekliyordu. Ve ABD'yle birlikte küresel güçler, Ortadoğu ve Kuzey Afrika'daki Baasçı rejimleri yıkmak için nasıl oluyor da Müslüman Kardeşler'i kullanıyordu? Radikal bir grup olarak gözüken bu İslami hareket nasıl oluyor da Amerika'nın desteğini alıyordu? Müslüman Kardeşler'in bizimle çok ama çok benzeşen hikayesine bir uzanalım

Ne haftaydı ama herkesin başı fır döndü... Bu fırtına gibi geçen haftanın sonunda neyi yazacağımı şaşırdım... Başbakan Erdoğan'ın bir türlü bilgi sızdırılmayan rahatsızlığı üzerinden 'saklanan hastalıkları' mı yazsam? Yoksa birbirini kovalayan iddianamelere bakıp, Cumhuriyet tarihimizdeki iddianameleri mi kaleme alsam diye düşündüm. Ama sonunda birkaç haftadır ertelediğim Müslüman Kardeşler'i yazmaya karar verdim. Çünkü bizimle benzerlikleri şaşırtıcı...
LİDERİ HASAN EL BENNA
Müslüman Kardeşler 1928'de Mısır'ın İsmailiye şehrinde kuruldu. Amacı İslam'a uygun modern bir toplum kurmaktı. Kur'an'ın ve Hz. Muhammed'in sünnetinin kılavuzluğuna inanıyorlardı. Kurucusu bir ilkokul öğretmeni olan Hasan El Benna'ydı. Kısa sürede taraftar bulmaya başladılar. 1938'de taraftar sayısı 150 bin, 1949'da ise 400 bini bulmuştu. Mısır'da 1952'deki Hür Subaylar darbesine kadar yarı-legal faaliyet gösterdiler. Etki alanları sadece Mısır'la sınırlı değildi. Cezayir, Tunus, Ürdün hatta Suriye'ye kadar geniş bir alanda kendilerine taraftar buldular.
Mısır'da 1954'te Cemal Abdülnasır'a suikast düzenledikleri gerekçesiyle örgütün üst düzey yöneticilerinin hepsi tutuklandı, 6 lider idam edildi.
Müslüman Kardeşler bu ağır saldırıdan sonra tam olarak yeraltına çekildi. Ama etkileri kaybolmadı. Cami çevrelerinde örgütlenmeye devam ettiler. Bu yıllarda hareketin bir teorisyeni ortaya çıktı. Seyyit Kutub!
Bir düşünce adamı olarak, harekete o yön vermeye başladı. Hem de cezaevinde... 1954'teki suikast girişiminden dolayı girdiği cezaevinde en önemli eserlerini verdi. 'Yoldaki İşaretler'i ve 'İslam'da Sosyal Adalet'i bu dönemde kaleme aldı. 1964'te serbest kaldı ancak 1965'te tekrar tutuklandı ve 1966'da idam edildi.  
Seyyit Kutub'u yitiren Müslüman Kardeşler, 1980'e kadar dipten ve derinden büyüdüler. 1980'de ise büyük bir sıçrama yaşadılar. Önce toplum yavaş yavaş mütedeyyinleşmeye başladı. Örneğin 1980'de 40 bin olan cami sayısı sadece 20 yılda 110 bine çıktı.
En çok dinlenen radyo yine onlarındı. Radyo Kur'an!
En çok okunan dergi olan 'Dava' ise 250 bin tirajı yakaladı. (Bizdeki Zaman gazetesinin tiraj patlamasını ve 90'ların başındaki Kanal 7 fırtınasını düşünün.)
Alkol tüketimiyse neredeyse yüzde 10'un altına düştü. Tahrir Meydanı'nda içkili lokanta hiç kalmadı!
İslamcı dernekler ise bir çığ gibi patladı. Sayıları 1000'i bulan İslamcı dernekler, Mısır'ı tam anlamıyla kuşattılar (Bizdeki sayıları 10 binleri bulan cami yardımlaşma ve cemaat derneklerini düşünün.)
YOKSULA UZANAN EL
Peki halk Mısır'da neden 'Müslüman Kardeşler'e koşuyordu? Sebebi basitti. Köyden kente büyük bir göç dalgası vardı. Ve Mısır yönetimi, güvenlik odaklı bir devlet anlayışıyla giderek halktan kopmaya başlamıştı. Daha doğrusu yoksul kesimlerle olan bağını yitirmişti. Halk umutsuzluğa kapılıyordu. Bu yoksulluk ve umutsuzluk içinde onlara el uzatan İslami sivil toplum kuruluşları halkın umut ve ekmek kapısı olmuştu. Yoksul halk, İslami hareketlerin şemsiyesi altına girdi. Mısır yönetimi, kentlerin varoşlardan kuşatıldığını fark edememişti.
Devlete karşı oluşan bu tepki, ilk olarak İslami kıyafetlerle protesto edilmeye başladı (Bizdeki başörtüsü hareketini düşünün.) Üniversiteye giden gençlerin birçoğu İslami kıyafetlerle girmek için direniş başlattılar. Bu direniş sembol oldu.
Kentin kıyısında örgütlenen Müslüman Kardeşler aslında bir tür cephe örgütlenmesi gibiydi. Çünkü Mısır'da 100'ün üzerinde İslami grup ve tarikat vardı. Müslüman Kardeşler öncüydü!
Müslüman Kardeşler, Mısır'daki en büyük çıkışını 1995'teki sel baskınında yaptı. 5 milyondan fazla insana yardım ulaştırdı. (Yolsuzluk iddialarını bir tarafa bırakın. Ama Deniz Feneri'ni düşünün... Anadolu'da ulaşmadığı yer kalmamıştı. Ve kısa sürede küçücük bir dernekten dev bir yardım organizasyonuna, halk arasında ise 'efsaneye' dönüştü) Evleri selden etkilenen 100 binlere yiyecek, içecek, ev eşyası gibi yardımların yanı sıra elektrik, su gibi altyapı hizmetlerini de onların öncülük ettiği İslami hareket götürdü.
Peki Müslüman Kardeşler bu kadar parayı nereden buluyordu?
İşte orası biraz karışık... Halkın yardımlaşması ve bizdeki yeşil sermaye türü yeni kuşak zenginlerin yardımları sayesinde olduğu söyleniyor (Yapılan yardımların büyüklüğü düşünülünce bunun yeterli olamayabileceği sorusu da aklımıza gelmiyor değil!) Aslında Müslüman Kardeşler'in yaptığı sadece bir organizasyondan ibaretti.
Müslüman Kardeşler ilk çıkışından bu yana İngiliz ve Amerikan karşıtıydı. Özellikle kurucusu Hasan El Benna bütün vaazlarında İngilizlere karşı durulması gerektiğini anlatırdı. Ama sonra ne olduysa durum değişti. Söylemleri yine ABD / İngiliz karşıtı olmasına karşın tuhaf bir birliktelikleri oldu. Özellike son esen 'Arap Baharı' rüzgarını ABD büyük bir keyifle izledi, destekledi...
SURİYE'NİN KAPISINDA
Peki Mısır'daki Mübarek yönetimini sadece Müslüman Kardeşler mi devirdi? Hayır! Çok farklı siyasi görüşten insanları içinde barındıran Kifaye Hareketi, Kıpti asıllı George İshak tarafından  kuruldu. Değişim için Mısır Hareketi adını da kullanan 'Kifaye'', Mübarek yönetiminin değiştirilmesini hedefledi ve Tahrir'e ilk inen grup oldu. Onu Eymen Nur'un liderliğindeki El Ğad Partisi izledi.
Ama Tahrir'in öncülüğü Müslüman Kardeşler'indi. Mübarek yönetimine karşı olan büyük protestonun lokomotifi Müslüman Kardeşler oldu. Ve de elbette Arap Baharı'nın!..
Tunus, Cezayir, Mısır, Bahreyn, Ürdün ve Yemen'de; Moritanya, Irak ve Fas'ta hep Müslüman Kardeşler 'anahtar' oldular.
Şimdi 'Arap Baharı' Suriye'nin kapılarını dövüyor...
Ve orada da yine büyük anahtar olarak Müslüman Kardeşler duruyor. Muhalefetin en önemli ayağı olarak Esad rejimini içten yıkmaya hazırlanıyorlar...
HALKI SAKIN ELEŞTİRMEYİN
Bize gelince...
Bulgura nohuta veya bir torba kömüre koştu diye halkı eleştirmeyin! Onu anlamaya çalışın!.. Eğer devletinizi 80 yılda 600 milyar dolar soydurursanız, bir avuç zengin yaratıp devletin tüm olanaklarını onların önüne sererseniz, halkın sorunlarıyla temsili olarak bile ilgilenmezseniz, denetimin gevşek olduğu belediyeler devletin yerini doldurursa...
Örneğin sağlık sorununu bile bir türlü çözemediyseniz, halk yapabileceği tek şeyi yapar ve Allah'a sığınır... Allah'a sığınmak için de bulduğu en kestirme yol olan cemaatlere gider. İslami organizasyonlara sığınır... Hele bir de birey olmanın keyfini yaşarsa... Sağlıktan barınmaya, ısınmadan yemeğe bir yığın sorununu oralarda çözüme kavuşturursa... Onu kimse yolundan çeviremez... Bu Mısır'da da böyle olur, Türkiye'de de...
Gurkanhacir.com
twitter.com/gurkanhacir

ERZİNCAN DEPREMİNİN  MUCİZESİNDEN MEKTUP
VAN depreminden sonra 'Zelzeleden depreme ne değişti?' diye bir yazı yazmıştım. Hatırlayacaksınız. Tarihimizin en büyük depremi olan 1939'daki Büyük Erzincan depremini anlatmıştım. Ve orada tıpkı Van depreminin sembolü olan Yunus gibi enkazda kalan bir çocuktan bahsetmiştim. O da enkaz altında kurtarılmayı beklerken Yunus gibi marş okumuştu. Ama daha şanslıydı. Çünkü yaşamıştı. Ve Büyük Erzincan depreminden kurtulan mucize çocuklar gibi hayata karıştı. Sonrası bilinmiyordu.
Hafta başında bir mektup aldım.
Mektup 'Gürkan Bey, yazınızda anlattığınız çocuk benim' diye başlıyor, 'Yargıç Hasan Tahsin'in oğluyum' diye devam ediyordu. Mektubu okuduktan sonra hemen telefona sarıldım. Karşımdaki isim hukuk dünyamızın önemli isimlerinden Yiğit Okur'du. Ama ben onu asıl, edebiyat dünyasına kazandırdığı romanlardan biliyordum. Peki ama bu büyük mucizeden sonra neler yaşamıştı?
Hayata nasıl tutunmuştu?
Hikayesine uzandım, işte Yiğit Okur mucizesi: Büyük depremde, enkazın altından mahkumlar tarafından kurtarıldı. Enkazda geçen saatlerinde oyalanmak için İstiklal Marşı okudu. Sonra İstanbul'a getirildi. Galatasaray Lisesi'ne kaydoldu. Parlak bir öğrencilik yaşadı. Sonra anne ve babası gibi o da hukuçu olmak için İstanbul Hukuk'a kaydoldu. 3.sınıfta denkliği kabul edildi ve Cenevre Üniversitesi'nde eğitimine devam etti. Cenevre Hukuk'tan birincilikle mezun oldu. Doktora tezi, Cenevre Üniversitesi Hukuk Ödülüne layık görüldü. Sonra Türkiye'ye döndü ve avukatlığa başladı. Avukatlığın yanı sıra edebiyata da merakını da sürdürdü. Galatasaray'dan 'ağabeyi' Haldun Taner'in yanında edebiyat çevreleriyle tanıştı. Kendi tabiriyle, ona 'çırak yazıldı.' İlk şiirleri Varlık, Yenilik Yeditepe ve Mavi dergilerinde yayınlandı.
Bu arada Türkiye'nin en büyük hukuk bürolarından olan Okur&Okur'u kurdu. Uluslararası hukuk danışmanlığı yaptı.
Hukuçuluğun yanı sıra öykü ve romanlar birbirini izledi. 3 öykü ve 8 romanı yayınlandı. 2003'te Haldun Taner, 2006'da Yunus Nadi Roman ödülünü kazandı.
Evet, Yiğit Okur, Erzincan depreminin mucizelerinden biriydi. Ve bize büyük felaketlerin nasıl bir mücadeleci bir kuşak yarattığını anlatan harika bir örnek oldu. Yiğit Okur şimdi anılarını yazıyor. Önümüzdeki yıl yayınlanacak. Okur'un 'o günleri'  anlattığı kitabı merakla bekliyorum...

<h3>Başkan Erdoğan'da aşı açıklaması</h3><h3>'50 MİLYON DOZ AŞI GELECEK'</h3><p>Başkan Erdoğan, Kovi

26 Ocak 2021 Güncel Haberler

Türkiye'nin yeni nesil yerli silahları

Mehmetçik yeni kamuflajlarıyla görev başında

Başkan Erdoğan, Sosyal Atama Töreni'nde konuşma yaptı