• $7,4159
  • €8,9875
  • 437.811
  • 1467
22 Mayıs 2011 Pazar

Medyanın mevcut hoyrat dili değişmeli

Vivet Kanetti'nin son romanı, aslında ilk yazdığı romanı olan 'Huysuzun Teki'. Kanetti ile çevirmenlikten yazarlığa, sosyal medyanın etkilerinden sebep olacağı değişimlere, medyanın 'hoyrat' bulduğu dilinden 'defnedevrimi'ne kadar 'yazı dünyasında' olup bitenleri konuştuk.


Ülkenin en başarılı çevirmenlerinden, yazarlarından, aydınlarından biri Vivet Kanetti, kuşkusuz. Vivet Kanetti, geçen hafta 20'li yaşlarının başında yazdığı ilk romanı 'Huysuzun Teki'ni yayımlayarak okuyucusuna hem jest yaptı hem de geçmişine ve ilk gençliğine bir selam yolladı. Kitap vesilesiyle konuştuğum Kanetti ile yıllar önce 32. Gün'e konuk olmuş ve medyada kadınların üstlendiği rolleri, kadınlara verilen görevleri tartışmıştık. Duruşu, söylemleri ve doğruluğundaki ısrarcılığı, kısa süre önce vefat eden Defne Joy Foster'ın ardından sosyal medyada, medyadaki cinsiyetçi bakış açısını değiştirmeye yönelik başlatılan 'defnedevrimi'ne de önayak oldu... Okuyucusunun 'Keşke bütün güzel kitapları o çevirse' dediği Vivet Kanetti sohbetinden keyif alacağınıza eminim...

- Şahane çeviriler yapan ve şahane yazılar yazan biri olarak, kimleri beğenirsiniz, kolay beğenen biri misiniz?
Çok cömertsin; teşekkür ederim. Aslına bakacak olursan, fazla çeviri yapmış biri de değilim. Dolayısıyla profesyonel bir çevirmen saymıyorum kendimi. Ama yazı çok yazdım; doğru. Ve roman. Bir de 'twittercılığım' var; çünkü orayı da öncelikle bir yazı atölyesi olarak görüyorum. Aktif twittercılığımdan önce internette forumları gözleme dönemim oldu; 'Bana Modern Türk'ün Tarifini Yapabilir Misin Kaan?' romanım için oralardan beslendim. Bir zamanlar Raymond Queneau, Boris Vian, Orhan Veli, Goscinny gibi dil cambazlarına edebi tutku duymuş biriyim, elbette internet iletişiminin dilde estirdiği rüzgar da bende büyük heyecan uyandıracaktı. İnternetin eğip büktüğü, kesip biçtiği, tuhaf yeni şekillerle donattığı bu yeni dil, kimi edebiyatçıları muazzam bir kötümserliğe itiyor. Vargas Llosa o yazarlardan mesela. Çok sevdiğim bu Perulu romancı geçenlerde Uruguay'da çıkan bir haftalık dergiye 'Maymun gibi yazarsan maymun gibi düşünüyorsundur ama belki de maymunlar daha mutlu' demiş.

TWITTER BÜYÜK BİR TAYFUN YARATTI
- Dünyayı takip etmek için twitter müthiş bir yol...
Bu arada Vargas Llosa'nın bir Urugay dergisine yaptığı twitter karşıtı açıklamayı daha fırından yeni çıkmışken nasıl öğrenebildim? Tabii ki twitterdan! Eskiden en az üç-beş ay gerekirdi bunları duymak için. O da, demeç bir Fransız, Amerikan ya da İngiliz dergisine verilmişse. Uruguay'daki küçük dergide çıkanı kimse aktarmazdı bile! Ben, hem işin bu yanından çok etkileniyorum, hem yeryüzünde milyonlarca insanın artık günde birkaç saat, yazı yoluyla, diyaloglarla kendilerini ifade edebilmesinden... Yani cazibelerini, mizahlarını, sempatik veya antipatik yanlarını, düşüncelerini ve hayallerini, yalanlarını, zaaflarını, tiklerini, 'yazı' yoluyla dünyaya aktarabilmelerinden. Bu ifade sayesinde kendilerine bir çevre, bir dünya kurabilmelerinden... Bu olağanüstü yeni ve etkileyici bir şey. Tabii kimi edebiyatçıları da anlıyorum; bu onların iktidarını, klasik 'yazar tahtını, koltuğunu, duruşunu' temellerinden sarsan bir tayfun aynı zamanda...

YAZAR İÇİN SOYLU SÖZCÜK OLUR MU? 
- Twitter medyada bir değişim yaratır mı sizce?
Nedir değişecek olan? Bir kere toplumdaki edebiyat zevki... Kısa cümlelerle de olsa kendini yazıyla ifade eden kişide giderek bir beğeni çıtası oluşuyor, oluşacak. Bu kaçınılmaz bir şey. Daha şimdiden bir zamanlar yere göğe sığdırmadığı kimi çok bilinen yazarları rüküş, hantal buluyor, dünyadaki kimi çok iyi yazarları günbegün izler oluyor... Sosyal medyacı şu an, ilk keşfin sarhoşluğuyla okumaktan çok yazıyor mu? Olsun! Yazıya bulaşan, hiçbir zaman sadece yazmakla yetinemez, bir süre sonra mutlaka okumak da isteyecek. Ve bu kez yepyeni, ister istemez gelişmiş bir zevkle. Sosyal medyada benim bir yazar olarak sevdiğim elbette edebiyatta çok önem verdiğim hız, dinleme kapasitesi, sözcükler pinponu ve egzersizleri ve kapısı değilse de penceresini açan bilmediğim dünya...

- Yazılarınızda hiç kullanmadığınız kelimeler var mı?
Yazar için soylu sözcük, aşağı sözcük olabilir mi? Bu ayrımı yapmayı biraz 'kötü edebiyatın' işareti olarak da görmeye meyilliyim. Ama kimi deyişlere, kalıplara, dil tiklerine alerjim var; bu kesin. Çok kullanılmışlarsa, ifadeyi artık donduruyorlarsa...

- Türkiye'de çevirmenlik layıkıyla yapılıyor mu, hangi dil Türkçeye daha kolay çevriliyor?
Çok kötüler var ama bazı harikulade çevirmenlerimiz de var. Evet, her şeyin az çok çevrilebileceğine inanan biriyim. Bence çok elitist bir bakış, 'Kimi yazarlar sadece orijinallerinden okunur' demek. Türkiye'de ummadığınız kişiler yıllarca bu elitist tavrı gösterdi. Bugün çok daha demokratik zamanlardayız ve şükür. Bu elitist, aynı zamanda kompleksli anlayış aşıldı. Proust'un külliyatı ve James Joyce'un Ulysses'i çevrilebildi. Rusça'nın mesela Türkçe'de Batı dillerinden daha iyi durduğunu düşünürüm. Bunu tabii Rus yazarları orijinalinden değil, hem Batılı dillerdeki, hem Türkçe çevirilerinden okumuş biri olarak söylüyorum.

Romandaki huysuz ben değilim
- Bir romancının ilk ve son kitabını aynı anda yayımlaması ne kadar ilginç ve ironik!
Hayatın lodos fırtınası zamanlarında olabilecek bir şey bu belki. Geçmişim dediğin kağıt yığınları arasında yüzerken milattan önce yazılıp kenara atılmış ufak romana tosluyorsun, izafiyet duygun artık azıcık daha gelişmiş olduğu için 'Hadi okuyalım, oyalanalım', sonra da 'Hadi yayınlayalım bakalım' diyorsun. Hepsi bu. 

- Yıllar önce yazdığınız kitabı elinize ilk aldığınızda hangi duygularla okudunuz ve ilk kiminle paylaştınız?
İlk duygum, meraktı. Hatta neredeyse edebiyatla, yazıyla alakasız bir merak. Alakasız demeyelim de, onun da önüne geçen 'O zamanki ben acaba nasıldı, bugünkünden ne denli farklı, ne kadar neşeli, hafif ya da ağır; ne kadar iyimser ya da kötümser?' Kitabı ilk paylaştığım kişi ise Barbaros Altuğ oldu. Vizeyi o verdi; yoksa kağıt yığını arasına dönmüştü bile!

- Gerçekten siz huysuzun  teki misiniz?
Duyarlı insanlar az çok bir huysuzluk dozu taşırlar elbette. Ama kötücüllükten tiksinirim ve global olarak kendimi fabrikadan hiç de fena çıkmamış bir ürün gibi görürüm. Tabii bu arada o ilk küçük romandaki kız büyük ölçüde bir kurgu; ben değilim o huysuz. Ne o entelektüel aile, ne o gidilen bar, ne ailenin yakınları, ne tiyatrocu dayı, ne büyükanne vardı benim çocukluğumda. Hiçbiri kendi geçmişimden gelmiyor. Ama anlıyorum ki bir otobiyografi etkisi yaratıyor galiba yazdıklarım.

'defnedevrimi' ortak bir iradeyle ortaya çıktı
- 'defnedevrimi' nedir, en doğrusunu en ehil ağızdan dinlesek bir kez daha?
En ehil demek doğru değil, çünkü 'defnedevrimi' bir gecede ya da 12 saat içinde diyelim, tamamen ortak bir iradeyle Twitter'da doğup çığ gibi büyüyebilmiş demokratik bir hareket. Defne Joy'un çok erken,  beklenmedik ölümü üzerine kaleme alınmış kimi yazılara tepki olarak başladı ve kartopu gibi büyüdü. Şair Birhan Keskin, Armağan Çağlayan, Aylin Aslım, Hayko Cepkin, çoğu kadın birçok gazeteci, bunun yanı sıra kimi çok aktif twitdaşlarımız taşıdığı, yaydığı, uğruna büyük emek harcadığı bir hareket oldu 'defnedevrimi' ve sanıyorum dipten gelen derin bir ihtiyaca yanıt verdi. 

- Neydi bu ihtiyaç?
Medyanın mevcut hoyrat dilinin değiştiğini görmek. Onun bireye saygısız, cinsiyetçi, homofobik, ırkçı, linççi, yargısız infazcı dilinden, zehirlerinden arındığını görmek ihtiyacı... Tabii bu arınma hiç de kolay bir şey değil. Uzun bir hazırlık yolu var. Edebiyatçılarla, şairlerle, ruhbilimcilerle, dilbilimcilerle, hatta felsefecilerle de işbirliği halinde, üzerine uzun uzun düşünerek kat edilecek bir yol bu... 'defnedevrimi' hareketi etrafında bugüne dek 8 bin kişinin imzaladığı bir metnimiz var. Hareketin en sevdiğimiz yanı, öncülüğünü entelektüellerin yapıp topluma dönerek 'Hadi bizleri izleyin' dediği bir hareket olmayışı... Twitter'da doğmuş bir hareket bu, dolayısıyla burada herkes çok daha eşit, ilişkiler ve dinamik çok daha başka. Siyasi görüşleri birbirinden farklı imzacıları bir araya getirebilmesi de, ayrı bir özelliği 'defnedevrimi'nin. Demek ki medya dilinin bu ülkede toplumun çok gerisinde kaldığı konusunda bir konsensüs oluşmuş. 

- İş konferanslara kadar geldi.
İmzacılarımızdan Profesör Deniz Ülke Arıboğan'dan bize 'Gelin Bilgi Üniversitesinde sizinle ortak bir konferans' düzenleyelim teklifi geldiğinde, coşkuyla bu teklifin üstüne atladık. Şimdi hep birlikte üst başlığı 'Dil İnsanı Konuşur' alt başlığı 'Medya Dili/Ne değişmeli' olacak 1 Haziran konferansımıza hazırlanıyoruz. 'Dil İnsanı konuşur' Heidegger'e ait ve Deniz Ülke Arıboğan'ın bir kitabına da başlık ettiği bir cümle... Konferansımıza çok yakıştığı kanısındayım. Zaten panelde Heidegger üzerine çok çalışmış, onu çevirmiş felsefeci Kaan H. Ökten'in yer almasını da rica ettik. Medyada dil bugünün gazete yönetimlerine terk edilmeyecek kadar derin ve ciddi bir mesele. Doğrudan 'varlık'la alakalı.

- Birileri Hıncal Uluç istifa etsin, derken, siz 'Asıl mesele Uluç değil' dediniz, neydi asıl mesele?
Tabii asıl mesele, Türkiye'ye yıllar önce yerleştirilmiş, kabuk bağlamış, zamanın ruhuna tamamen kapalı, yeniliği sadece bir takım şekilci kalıplar sanan ama derin değişime asla hazır olmayan köhne, feodal modernist dediğim bir anlayış. Tek tek isimler önemli değil, zira tüm o isimler bilinçle yerleştirilmiş bir anlayışın neferleri, neticede. Biri gitse geriye ona benzer 60 tanesi kalıyor. Mesele yepyeni bir anlayışı yerleştirebilmek.

- Nereye varılabilir bu dayanışma sayesinde? Bir yere varamamaktan korkmadınız mı?
Hayır, sosyal medya çağında eğer davanız haklıysa, bugüne dek hep bastırılmış ama çok derinden gelen bir toplumsal ihtiyaca karşılık veriyorsa, bir yere varmamanız mümkün değil. 'Başka bir medya hakkımız, bu hakkı birlikte alacağız'...

<p><span>MHP lideri Devlet Bahçeli partisinin grup toplantısında önemli açıklamalarda bulundu. HDP E

PKK'nın bir kolu gibi çalışan HDP kapatılacak mı?

Türkiye'nin yeni nesil yerli silahları

Başkan Erdoğan, AK Parti'nin Erzurum Olağan Kongresi'ne canlı bağlantı ile katıldı

Define için 45 metre tünel kazmışlar! Suç üstü yakalandılar