• $ 5,7178
  • € 6,4427
  • 257.776
  • 97098.3
Haber hattı
0530 708 54 54
Haber hattı
0530 708 54 54

Devlete değil, millete sızma zamanı...

Dün yeni hükümet sisteminin sadece siyaseti değil, tüm temsil alanlarını derinden etkileyeceğini ifade etmiştim. Temsil alanları derken, sivil toplumu, ekonomiyi, medyayı ve tüm kurumları kastediyorum.

Türkiye’de iki binlere kadar milletten kopuk, belirli bir elit çevre etrafında kümelenmiş bir kamusal/sivil hayat vardı. Zaten vesayetin de anlamı budur. Eğer bir ülkede tüm sistem milli iradenin değil de, belirli bir zümrenin kontrolünde ise, orada vesayet var demektir.

Dolayısıyla sadece devletin değil, toplumun da tüm temsil alanları bu türden bir vesayet anlayışından etkilenmiştir. “Ülkeye komünizm gerekiyorsa biz getiririz” sözü gibi, her alan bir şekilde kontrol edilmiştir.

Sırtını millete dayayarak hükümet olan siyasilerin hunharca hedef seçilmesinin nedeni de budur. Millete dayanan bir sistem kurmak, sadece devleti sivilleştirmez, sivil alanı da sivilleştirir ve çoğulcu hale getirir. Böyle bir risk ortaya çıktığında birbirine karşı ölümcül kavgalar veren kesimlerin dahi yan yana gelmesinin de nedeni budur. Milletin merkezi konuma gelme olasılığı, tüm vesayet yapılarını varlık krizine sokar ve birleşik mücadeleye geçerler.

O yüzden 16 Nisan halk oylamasını mümkün hale getiren tüm adımlar, süreçler, siyasi taşıyıcıları hedef olmuşlardır. Belki önemi veya doğuracağı sonuçlar tam anlaşılmamış olabilir. Ama ülkenin yürütmesindeki çift başlılığı giderdikten sonra, onu yüzde 50+1 gibi bir oranla doğrudan millete seçtirmek artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını gösterir. Kurulu düzene göre vaziyet almış tüm yapılar bundan rahatsız olur.

Öte yandan bu değişimin bazı siyasi aktörlerin kararı olmadığını, 15 Temmuz’da kendisini ispat eden milli iradeye göre sistemi uyumlandırma zorunluluğu olduğunu görmek gerekir. Türkiye’de kentleşme ve orta sınıflaşma ile birlikte, değişen sosyoloji eski sistemi zaten taşıyamazdı. Esasında bunun farkında olan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın gördüğü teveccühün altında da bu etkileşim vardır. Milletle kurduğu ilişki, ürettiği kavramlar, icraatlar bakımından Erdoğan ile ülkenin geri kalan temsil alanları arasında ciddi bir fark oluşmuştur.

Değişen toplumu eski Türkiye’nin hiçbir kurumu değişmeden kucaklayamaz. Eskiye dair ne varsa değişmek zorunda kalacaktır. Artık mühendislikler etkili olmayacaktır. Topluma göre hizalanmayan, onun değerleri, normalleri ile uzlaşmayan, hizmet üretmeyen bir yapının varlığını sürdürmesi mümkün değildir.

Erdoğan’a duyulan açık ve gizli tepkinin en önemli sosyolojik nedeni budur. Bulundukları alanda aslında kayda değer, toplumun ihtiyaçlarına dönük bir şey yapmayan her kesim, haklı olarak bu süreci başlatan ve güçlü bir şekilde yürüten aktöre karşı varlıksal bir tepki duyarlar. Erdoğan 15 Temmuz’da dediği gibi “Milletinden başka irade tanımamakla” doğru damarda ilerlemektedir.

Aslında önümüzde her kesim için bakir bir alan açılmış durumda. Siyasetten sivil topluma, cemaatlerden medyaya kadar, yeni dönemi içselleştiren, onun dinamiklerini anlayanlar için tam bir “altına hücüm” zamanıdır. Devlete değil artık millete sızmak gerektiğini ilk kim anlayacak merak ediyorum. Çünkü devletin kadrocu hareketlerin sızarak kontrol edebileceği yapısı değişmiş, millete zimmetlenmiştir. Erdoğan ile gizli açık didişmek yerine, milleti doğru anlayıp harekete geçmek sorunu çözecektir.

Bulunduğumuz süreç tek bir izahattan öte karmaşık birçok katmanı içermektedir. Her organik yapı hayatta kalmayı hedefler. Ama eğer yaşam şartları değişmişse, yeni şartlara uyum göstermek yerine onunla kavga etmek sadece sonu hızlandırır. Üstelik bu oldukça küçük düşürücü biçimde olur.

Çocuğunuzu Babasıyla Baş Başa Bırakırken Bir Daha Düşünün

İşsizlik maaşı için şart koşulan 120 günlük 'prim ödeyerek sürekli çalışma' maddesi değiştiriliyor