• $9,5485
  • €11,0867
  • 550.857
  • 1509.2
20 Ocak 2015 Salı

Cumhurbaşkanlığı Külliyesi‘ndeki Fotoğraf

Kültürün çok sayıda tarifi arasında son derece yalın bir tanesi var.
'Her şeyi okuyup, her şeyi unuttuktan sonra kalan' diye bir tarif...
Sosyal antropoloji de, insan topluluklarının tarih boyunca coğrafi ve ekonomik gerçeklikleriyle yoğrulmuş sosyal ve kültürel farklılıklarını anlamaya çalışan bir disiplin.
Sosyal antropoloji ile ilgili olarak kıymet verdiğim bir dostumdan yıllar önce dinlediğim, Kore Savaşı sırasında yapılan, esasen yukarıdaki kültür tarifi kadar yalın ama bizim için inanılmaz derecede etkileyici çalışmayı asla unutmam.
Önce Soğuk Savaş yıllarının bu ilk sıcak çatışmasını hatırlayalım.
Kore Savaşı, 1950 -1953 yıllarında Kuzey Kore ile Güney Kore arasında yaşandı.
Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği ile Çin Halk Cumhuriyeti Kuzey Kore tarafındaydı.
Türkiye ise Amerika Birleşik Devletleri başta olmak üzere çok sayıda Birleşmiş Milletler ve NATO üyesi ülke ile birlikte Güney Kore tarafında saf tuttu.
Savaşın doğal sonucu olarak, şehitlerimiz, gazilerimiz ve esir düşen askerlerimiz oldu.
Yıllar önce dinleyip asla unutmadığım, bu savaşta esir düşen askerlerimiz üzerinde yapılan sosyal antropolojik o çalışmayı aktarayım.
Esir düşen Türk askerleri, önce komutanlarıyla birlikte toplu koğuşlara konulurlar.
Koğuşların tamamındaki esir askerlerimiz üzerinde, ellerinde bağlamalarıyla kahramanlık türküleri çalıp söyledikleri ve esir olduklarını akıllarına bile getirmedikleri coşkulu bir hava hakimdir.
Birkaç hafta sonra koğuşlardan komutanlar çıkarılır.
Hava anında tersine döner.
Coşkulu havanın yerine, bedbaht ve kasvetli bir hava çöker. Esasen esir bir asker için fark eden hiçbir şey olmadığı halde, sadece "lidersizlik" askerlerimizin o dik duruşlarını yıkmak için yeter sebeptir.
Müttefikimiz diğer ülke askerleri üzerinde aynı çalışma yapıldığında ise, komutanlarının yanlarında ya da bir diğer koğuşta olması sonucu hiç değiştirmez.
Onlar için esir düşmenin karamsarlığı her iki durumda da aynıdır.
Ve biz Türkler için sosyal antropoloji adına kural konulmuş olur: Bu milleti bozmak istiyorsanız, başından başlayacaksınız!
Başlarlar.
Yıllarca, milletinden kopuk, değerlerinden utanan, geçmişinden iğrenen, nevzuhur bir millet ortaya çıkarma çabasında olan birilerinin yönetiminde kalır bu ülke.
Olmaz.
Türkiye uzun yıllar boyunca milletin değil, onun adına vasilerinin yönetiminde bir ülke olarak "formatlanır".
Arada milletin başkaldırdığı, soluklandığı dönemlerde ise bir yolu bulunarak önü kesilir.
Ama millet unutmaz, içine atar.
Rahmetli Adnan Menderes ya da Turgut Özal'ın kamu vicdanındaki muhkem yerlerinin yegâne sebebi budur.
Onlar, "Milletin Adamları" olarak kabul edildiler.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın kamu vicdanındaki muhkem yeri de, tamamen aynı kabulden geliyor.
Millet, uzun yıllar sonra "kendisi için seçilen" değil, "kendi seçtiği" ve "kendisi gibi" bir lider buldu.
Şunu unutmayın; bundan sonra hiçbir siyasi parti, milletin bu kazanımını yani kendisine "Başkan" seçme hakkını, geri almaya teşebbüs bile edemez.
Ve şunu da hatırlayın; 10 Ağustos 2014 Cumhurbaşkanlığı Seçimleri'nde 14 parti bir araya gelerek şunu söyledi: "Recep Tayyip Erdoğan'ı seçerseniz, farklı bir cumhurbaşkanı olur!"
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da, "Farklı bir cumhurbaşkanı olacağını" defalarca altını çizerek tekrarladı ve doğruladı.
Millet seçti.
Her şeyin farkında olarak Türkiye'yi bugünkü rotasına sandıkta soktu. Türkiye için yeni ama bu milletin "genlerinde" ve "kültürel kodlarındaki" bu yönetim biçimine ön onay verdi.
Yukarıda yazdığım sosyal antropolojik çalışmadan anlaşıldığı gibi, bu milleti bozmanın yolu başındakilerden geçiyorsa, bu milletin tarih içindeki büyük yürüyüşünde medeniyete öncülük ettiği dönemlere yaraşır yeni bir çığır açmanın yolu da "Başkanlıktan" geçiyor.
Kısacası ilk gençlik yıllarımızda bizim kuru bir heyecanla savunduğumuz Başkanlık Sistemi'ni, bu kez millet son derece kararlı bir duruş ve şuur içinde, Türkiye'yi yarınlara taşıyacak "reçete" olarak ülke gündeminin ilk sırasına kendi elleriyle yazdı.
İşte bu nedenledir ki, "Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'ndeki Fotoğraf", egemenliğin kayıtsız şartsız olarak artık sadece millette olduğunun resmidir.

<p>Ezgi Aşık soruyor<span style='font-size: 1.6rem;'>, TürkMedya Ankara Temsilci Melik Yiğitel</span

Büyükelçilerden geri adım…

Kepçe ile yol kapatıp drift yaptılar

Muğla'daki fosil alanında yeni buluntulara ulaşıldı

''UÇBEY''in ilk kez kullanıldığı operasyonda gri listedeki terörist vuruldu