




















Türkiye'yi de dünyayı da kadınlar idare ediyor
Katharine Branning, çay kültüründen etkilenerek yazdığı ve 'Bir Çay Daha Lütfen' adını verdiği kitabının tanıtımı için geldiği İstanbul'da Türkiye sevdasını anlattı. Yazar, amacının Amerikalılar'ın önyargılarını kırmak olduğunu söylüyor ve ekliyor, 'Türkiye yakın gelecekte dünyanın kulak vereceği bir ülke olacak'.
Elif Aktuğ
elif.aktug@aksam.com.tr
Geçtiğimiz aylarda verdiği bir konferansta Türk çayını şöyle tarif ediyordu Katharine Branning: 'Türk çayı için tavşankanı derler, siyah ya da yeşil değil kıpkırmızıdır. Tıpkı her vatansever Türk'ün damarlarında akan kan gibi. Tıpkı göklerde gururla dalgalanan bayrakları gibi'... Bu tarif 'Bir Çay Daha Lütfen' kitabından kısa bir bölümdü aslında. Branning, kitabında Türkiye'yi ve Türkleri o kadar güzel tarif ediyor ki, okurken 'Bu tarif edilenler biz miyiz' demeden edemiyor insan. NT Mağazaları'nın konuğu olarak kitabını imzalamak üzere İstanbul'a gelen Branning, Türkiye ile 70'lerin sonlarına doğru tanışmış. Sanat tarihçisi ve kütüphaneci olan Katharine Branning, Fransa'da okuduğu yıllarda gördüğü Gök Medrese fotoğrafından o kadar etkilenmiş ki, ülkemize aşık olmuş...
- Kitabı okuyunca bizi bizden fazla sevdiğinizi düşündüm. Nasıl başladı Türkiye maceranız?
Fransa'da sanat tarihi okurken derste gördüğüm bir Gök Medrese slaydıyla başladı. Bir mimari yapıya aşık oldum ilk önce. Sonra da Sivas'a geldim zaten, özelikle Selçuklu dönemini çok seviyorum.
- Bir çift kara göze değil de bir çift minareye aşık olmanız ne ilginç, genellikle bir gönül işi sebep olmaz mı, bir yabancı ülkeyi sevmeye?
Ülkenizde tanıştığım herkesi çok sevdim, erkekleriniz son derece iyi, kibar, dürüst ve etkileyici elbette. Ben hayata başka bir gözle bakıyordum, ülkenizde tanıdığım herkese aşık oldum.
- 70'li yıllarda Sivas'a gitmek bizim aklımıza gelmiyordu doğrusu. Siz çok cesur davranmışsınız...
Cesur muyum bilmiyorum ama çok idealisttim. Gençtim, korkusuzdum. Kendi hayat macerama başlamak zorundaydım, ülkeniz ve insanlarınız çok kıymetli. Daha ilk adımımı attığım an anladım bunu.
- Aileniz tepki göstermedi mi, 'Kızım nereye gidiyorsun, aman gitme' demediler mi?
Evet, söylediler tabii. O zaman için burası bilinmez bir ülkeydi, hatta barbar bir ülke bile diyorlardı.
- İşte bu yüzden size cesur dedim ya, Oliver Stone 'Geceyarısı Ekspresi'ni çekmişti ve Türkiye bu berbat imajı silene kadar çok uğraşmıştı.
Ben gerçek Türkiye'yi hemen gördüm zaten, arkadan konuşanlar ve bilmeden yorum yapanlar ülkenizi tanımayanlar.
- Neden bizi bu kadar sevdiniz?
Türkler çok sıcak, temiz, naif insanlar. Ben bir başka ülkede bir çocuk doğduğu zaman ağaç dikildiğini görmedim. Sizin köylerinizde böyle bir adet var, tanımadan eve alır, ikramda bulunursunuz. Köylerde çocuklar saatlerce kendi uydurdukları oyunları oynarlar, çok akıllıdırlar. Türkiye'de aileler birbirlerine tutkal gibi yapışıktır, birbirlerini arar sorarlar. Anne ve babalarına saygılıdırlar.
- Neden bu özelliklerimizin kıymetini bilmiyor ve kendimizi sevmiyoruz acaba, ne dersiniz?
Sizin onaylanmaya ihtiyacınız oluyor sanırım, bu fena. Kendinize güvenmelisiniz. Benim sizin harika insanlar olduğunuzu söylememe ihtiyacınız yok ki, zaten öylesiniz.
- Kitapta kadınlarımızı da övüyorsunuz...
Türk kadını çok verici, ailesi için her türlü fedakarlığı yapıyor. Kendi hayatını hiçe sayarak, hayatını çocuklarına adayabiliyor. Burada kadınlara her zaman 'hanım' diye hitap ediliyor, çok güzel. Her kadın bir leydi yani... Ben de burada Kadriye Hanım oldum.
ADIM KADRİYE OLDU
- Doğru, kitaptaki mektuplarda Kadriye ismini de kullanıyorsunuz.
Bana Kadriye adını taktı dostlarım, ben sizden biri oldum böylece. Daha sıcak oldu ilişkilerimiz. Birbirinize hitaplarınız, takma isim kullanmanız ve isimlerinizin anlamlarının olması bile çok güzel. Kayserili bir aileyle ahbap olduk ve beni ailelerinden biri olarak kabul ettiler, gördüğüm ilgi ve alakayı tarif edemem.
ÖNYARGILARI KIRMAK!
- Bizim kadınlara kıymet vermediğimiz ve kadını ikinci sınıf olarak gördüğümüz söylenir...
Türk kadını beni çok etkiledi. Onlardaki sonsuz şefkati başka hiçbir yerde görmedim. Feminen değerleri muhafaza etmelerine hayran kaldım. Kitabı yazmaktaki asıl amacım Amerikalı bir yazar olarak halkıma Türkiye'yi ve Türk insanını anlatmaktı. Önyargıları kırmak zordur, sizi tanımalarını istedim. Burada kadınlar ikinci sınıf değil. Erkekleri de aileleri de hatta ülkeleri de kadınlar yönetir, Türkiye'de de böyle. Erkekler sadece yönettiklerini sanırlar.
- Kitap, Leydi Montagu'ya yazdığınız mektuplardan oluşmakta. Neden böyle bir yol seçtiniz?
Bir İngiliz sefirinin eşi olan Leydi Montagu, bizden 300 yıl önce yaşamış ve bizden çok daha fazla cesur bir kadın. Benim bu yüzyılda yaptıklarımı, o çok daha önce yapmış. 1700'lerde yaşadığı macera hiç de küçümsenemez, 'Sefaret Mektupları' kitabını da çok severim. Bu sebeple hayali bir iletişim kurmak istedim Leydi ile. İngiliz Sefiri'nin eşi Leydi Montagu 18. yüzyılda Türkiye'de yaşamış. O sırada Osmanlı, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'yla savaş halinde. İngiliz sefiri de arabuluculuk yapmak için gelmiş. Padişah Edirne'de olduğu için Sefir de Edirne'de kalmış. Leydi Montagu, İstanbul'a gelip, toplumsal hayatı gözlemlemiş ve gördüklerini, yaşadıklarını yazmış. Ailesine yazdığı mektuplar daha sonra kitap olarak basılmış. Kitabı okuduğumda 20 yaşımdaydım.
- Türk çayını anlattığınız görüntüler çok izlendi, bu kadar ilgi görmesi sizi şaşırttı mı?
10 bin Amerikalı'nın geldiği bir fuar düzenlenmişti, Anadolu'nun Hititler, Selçuklular ve Osmanlı'ya kadar uzanan tarihi sergileniyordu. Amerika'da böyle tarihi bir zenginlik yok bilirsiniz, dolayısıyla fuar çok ilgi çekti. Orada bir konuşma yaptım ve kitabımı anlattım. Biri çekmiş ve internette yayınlamış. Bir anda popüler oldum, dostlarım aradılar ve söylediler. Seyredince çok duygulandım, ilgi büyüktü ve bakın buradayım. Çok mutluyum.
- Biz Türk kahvesini pek önemseriz ama siz çayı ön plana çıkardınız, çay ne ifade ediyor sizin için, bizim için?
Aslında çayın sembolik bir anlamı da var. Konuk olduğum her evde mutlaka çay ikram ettiler. Oradan hareketle Türklerin misafirperverliğini anlatmak istedim. Üstelik çay asla kahveyle aynı anlama gelmiyor. Siz çayı günün her saati, her ortamda içiyorsunuz. Cumhurbaşkanı da çay içiyor, bir işçi de. Herkesin sofrasında çay var. Bence en büyük markanız çayınız. Ben de güne çay içerek başlarım, çay içmeyi çok seviyorum. Kahvaltı soframda hep çay vardır.
Ben de Türk'üm demekten mutluyum
- İlk geldiğiniz yıllarda 80 Askeri Müdahalesi'ni de yaşamışsınız...
22 yaşındaydım, unutulmaz bir tecrübeydi. Fransa'ya dönmek istedim ama uçak seferleri iptal edilmişti. Büyük bir kaos ortamı vardı, kıtlık vardı, elektrik yoktu, marketten alışveriş yapmak zordu. Hiçbir şey bulamıyordunuz. Bir süre arkadaşımın ailesiyle yaşamak zorunda kaldım ama her ortamda nasıl bir arada yaşanacağını ve mutlu olmak için türlü sebepler üretebildiğinizi öğrendim. Ben size çok güveniyorum ve kısa sürede dünyada önemli bir yer edineceğinizi düşünüyorum.
- Bunun temel sebebi nedir?
Öncelikle, her şeyin merkezindesiniz, dünyanın bile. Ekonomik anlamda müthiş bir gelişme yaşıyorsunuz, dünyada birçok ülke geriye giderken hem de. Dünyanın en büyük 16. ekonomisi durumunda ülkeniz. Konumu zaten sizi değerli kılıyor, turizm alanında tek favorimsiniz. Değer yargılarınızla bile çok ülkeye örnek olabileceğinizi düşünüyorum.
- Kitabın sonu çok üzücü, 11 Eylül'den bahsediyorsunuz...
Benim evimin pencereleri Dünya Ticaret Merkezi'ne bakar. Gece gündüz ışıl ışıl bir yerdi ve gerçekten de çok yara aldık. İnsanların durmadan çalıştığı ve dünyayla bağlantı kurulan bir binaydı. Orada bir yakınım ölmedi ama umutlarım ve inancım sarsıldı.
- Nasıl oluyor da objektif bakabiliyorsunuz Müslümanlara? Çoğu insan terörizmi Müslümanlık'la eş değer görüyor. '11 Eylül'den sonra' diye bir dönem oluştu çünkü...
İslam inancını yakından tanıyan biriyim ve çok etkilendim. Saldırının bende oluşturduğu dejenerasyon böyleyse, Müslümanları tanımayanlar nasıl hisseder acaba diye düşündüm. Dünyanın gerçek Müslümanları tanıması gerekiyor. Birlikte barış içinde yaşayacaksak bu şart. Kitabımda 'Ne Mutlu Türk'üm Diyene' diye bir bölüm var, orada şunu anlattım. Türkler asla terörist olmamışlardır. Türkler Arap değil, bedevi değil, çölde yaşayan insanlar değil. Camilerle kiliselerin bir arada bulunduğu, kadınların eşit ve bağımsız olduğu, hatta Amerikalılar gibi karma bir kültüre sahip olduğu bir ülke. Doğayı, çiçekleri, kuşları, toprağı seven insanlar olduğunuzu anlattım. Geçmişten gelen önyargı ve köklü yanlış anlamalar var, globalleşen dünyada insanların hala geçmişten gelen köhnemiş imgelere sarılmalarına, endişe içinde onları canlı tutmaya çalışmalarına inanmak çok zor. Atatürk'ün sözünü her yere yazdığınız gibi dünyaya haykırmalısınız. Ben de Türk'üm demekten mutluluk duyuyorum.
Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları, okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan AKŞAM ve aksam.com.tr hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.































