• $ 6,1603
  • € 6,707
  • 323.911
  • 115171
Haber hattı
0530 708 54 54
Haber hattı
0530 708 54 54
Reklamı Kapat

Büyülü bir dünyaya girmeye cesaretiniz var mı?

Zamanla birlikte yaşamın da durduğu tekinsiz bir dünya... Burada yaşayan, aslında yaşamayan, kaçmak isteyen ama bu gücü kendinde bulamayan insanlar... Tuhaf ilişkiler yumağı... Laszlo Krasznahorkai, filme de aktarılan ‘Şeytan Tangosu’nda, sonsuza uzayan cümlelerle büyülü bir dünya kuruyor. Kitabı ele almak için biraz cesaret göstermeye, açılan sayfalarda kaybolmaya değer...

Cemil Kavukçu
cemilkavukcu@hotmail.com 

İlk kez Türkçe’ye çevrilen Macar yazar Laszlo Krasznahorkai’nin adını nasıl okuyacağımı bilemedim. Daha doğrusu okuyamadım. Yazarın ilk romanı ve oldukça cesur; çünkü okurunu bir biçimde sınamaktan çekinmiyor. Anlaşılamamak ya da okurun romanı daha başlarında bırakabileceği gibi bir endişe duymuyor. Çok uzun cümlelerle açılıyor roman, arada soluklanabileceğimiz nispeten daha kısa cümleler kursa da bu tavrını sonuna dek sürdürüyor. Yer yer parantez içi açıklamalar ve kesme işaretleriyle bir sayfayı aşan cümleler kuruyor. Bunun bir ‘kalem sarhoşluğu’ olmadığı çok açık. Yazarın biçemi bu. Romanın öylesine büyüleyici bir gücü var ki sözcüklerin arasında kaybolunca geri dönüyor, bütün dikkatinizi oraya vererek yeni baştan alıyorsunuz. Bu, onun dünyasına girebilmemiz için son derece seçkinci davranarak okuruna uyguladığı bir vize gibi. Cortazar ‘Seksek’ romanında benzer bir vizeyi daha baştan bir oyun biçiminde duyurur: “İddialı bir okur değilseniz” der; “romanı baştan başlayıp şu sayfaya kadar okuyun.” Sözünü ettiği sayfa kitabın ortalarında bir yerdir. Ondan sonrasını okumaya gerek yoktur, çünkü her şey anlaşılacaktır. Ama iddialı okurlar için yazarın bir önerisi vardır. Her bölümün sonunda gideceğiniz bölüm belirtilmiştir. Hangi Cortazar okuru iddiasız olduğunu kabul eder ki! Böylece bir seksek oyunu başlar. ‘Şeytan Tangosu’ iki bölümden oluşuyor. Birinci bölüm Romen rakamlarıyla altı alt bölüme ayrılmış. İkinci bölüm de öyle. Ancak bu kez VI’dan başlayıp azalarak I’de bitiyor. Altı adım ileri, altı adım geri. Dilinin de tango müziği gibi, doğaçlamalarla bezenmiş, kabına sığmayan bir ritmi vardır. Burada da bir oyun vardır. Bu oyun tangodur. Hem de şeytanın tangosu.
1985 yılında yayımlanan bu roman, bir editör engeline takılmış mıdır diye merak ettim. Malcolm Lowry’nin ‘Yanardağın Altında’ romanı giriş cümlesinin uzunluğu nedeniyle böyle bir engele takılmış, editörü bunu kısaltmasını istemiştir. Lowry da giriş cümlesinin neden uzun olduğunu gerekçeleriyle editörüne yazmıştır. Bir tür savunma olan bu uzunca mektup kitabın sonunda yer alır.

TEKİNSİZ BİR DÜNYA: ‘SİTE’ 

‘Şeytan Tangosu’, son yıllarda etkilendiğim en çarpıcı romanlardan biri. Yazarın tekniğini kavradıktan ve ritmine ayak uydurduktan sonra cümlelerin uzun olduğunun farkına varmıyorsunuz artık ve bu çetin cevizin içine girince inanılmaz bir dünyada buluyorsunuz kendinizi. Zamanla birlikte yaşamın da durduğu tekinsiz bir dünya burası. Bir avuç insanın yaşadığı, aslında yaşamadığı, oradan kaçmak istedikleri halde bu gücü kendilerinde bulamadıkları tuhaf bir ilişkiler yumağı. 
Yaşadıkları yerden ‘site’ diye söz ediyor yazar ama bu mekân hakkında pek ipucu vermiyor. Öbür yaşam alanlarıyla bağlarını koparmış bir bölge: Çıkılması mümkün olmayan bir bataklık gibi. Ekim ayında açılıyor roman ve sürekli yağmur yağıyor. Her yer çamur deryası. Toplandıkları tek yer Site’nin meyhanesi. Tan ağarana dek orada şarap ve bir tür Macar içkisi olan palinka içiyorlar. Hepsi tedirgin ve kimse kimseyle dost değil. Simgeler çok önemlidir; duyulan sesler, görülemeyen hayvanlar, dinmek bilmeyen yağmur… Romanın girişinde topal Futaki bir çan sesiyle uyanır. Oysa en yakın şapel dört kilometre uzaklıktadır ve kule savaş zamanında yıkılmıştır. Meyhaneci ise her yeri kaplayan ağları ören örümcekleri –bir gece sabaha kadar nöbet tutmasına karşın- göremez. Sonunda zamanı durduran da bu görünmez yaratıklardır. Meyhanede, herkesin tan ağarırken kendinden geçtiği saatlerde örümcekler ortaya çıkar ve yazar, onların zamanı durduruşlarını olağanüstü bir anlatımla resmeder.
“Şişelerin, kadehlerin, fincanların ve kül tablalarının üstüne gevşek ağlar bıraktılar, masalarla sandalyelerin ayaklarının çevresini ördüler, sonra -tek tük gizli, incecik iple- sanki bu kusursuz, çok özel ve görünmesi neredeyse olanaksız ağ zarar görmediği sürece keşfedilmesi mümkün olmayan saklı izbelerinde yere yapışmış halde her kıpırdanıştan, her çıtırtıdan haberdar olmaları önemliymişçesine bunları birbirine bağladılar. Uykudakilerin yüzlerini, ayaklarını ve ellerini ördüler, sonra da bir soluk kadar nazik örümcek ipliğinin titreşimini bekleyerek yeniden başlamak için tekrar yıldırım hızıyla koşarak sotaya yattılar.” (S. 190)

ÖZDEŞLEŞMESİZ BİR ROMAN  

Yakınlık kurabileceğiniz, özdeşleşebileceğiniz bir karakter yok romanda. Bayan Horgos’un küçük kızı Estike de dâhil buna. Oysa ilk karşımıza çıktığında ne kadar sempatiktir, ağabeyi Sanyi biriktirdiği parasını alabilmek için onu kandırdığı ‘para ağacı’ bölümü ne kadar dokunaklıdır. Estike, ağabeyinin, akıl vermesiyle toprağın altına gömdüğü paralarının bir ağaç gibi fışkıracağını ve dallarında paracıkların sallanacağına inanır. O yüzden de, yağmur yağmasına karşın sürekli sular toprağı. Sanyi onu ‘Su kafa’ diye küçümser. Site dışındaki eski değirmende gün boyu müşteri bekleyip fahişelik yapan ablaları Mari ile Juli de, annesi de küçümser Estike’yi. Küçük kızın kendini kanıtlamak için seçtiği yol ise korkunçtur. Artık mesleğini yapamayan alkolik doktor da Futaki gibi komşularını röntgenlemekten geri kalmaz. Hatta daha da ileri giderek gördüklerini en ince ayrıntılarıyla defterine yazar. Çevresindeki herkes için isim bazında ayrı ayrı dosyalar açmıştır. Bunun dışında da içmekten başka bir şey yapmaz. 
Site halkının üzerindeki ölü toprağını attıran, yıllar önce öldüğünü duydukları Irimias’ın döndüğü haberidir. Ölmemiştir ve geri dönüyordur. Romanın birinci bölümü bu haberin yarattığı gergin beklentidir. Umut ve umutsuzluğun, hatta kaygının ağır bastığı bir bekleyiş başlar Site’de. Irimias tek değildir. Yanında Petrina da vardır. Petrina, Irimias’ı “Umutsuz durumların ve umutsuz insanların çobanı” diye tanımlar. Siteden ayrılma nedeni de oradakilerin ahmaklığına dayanamamış olmasıdır. O gittikten sonra ise herkes daha dibe, daha derine batmıştır. Ama şimdi dönüyordur. Ve yazar bizi iyice avcunun içine almıştır. Soluksuz ikinci bölüme geçeriz. Burada da geri sayım başlamıştır.
Bu olağanüstü roman Bela Tarr tarafından 1994 yılında filme çekilir. Film sinema tarihine geçer, çünkü siyah-beyazdır ve uzunluğu 7,5 saattir. Bela Tarr’ın ‘Torino Atı’ filmini izleyenler bilir; kuşkusuz bu zor romanın da üstesinden ustalıkla gelmiştir.


<p>Bugün 66 yaşına giren Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan  için AK Parti İstanbul İl Başkanlığı ta

Başkan Erdoğan'a sürpriz doğum günü videosu

Türkiye'nin yeni nesil yerli silahları

Günün en çok paylaşılan fotoğrafları

Recep Tayyip Erdoğan'ın yaşamı ve siyasi kariyeri