• $ 5,7356
  • € 6,3191
  • 275.99
  • 101875
Haber hattı
0530 708 54 54
Haber hattı
0530 708 54 54

Tarihimiz de “EVET” diyor...

Fransız İhtilali ile başlayan süreç bir paradigma/eksen değişimiydi. Bundan tüm dünyanın etkileneceğini, cumhuriyet rejiminin tüm dünyada kanlı devrimlerle başa geçeceğini görmek gerekiyordu. Açıkçası Osmanlı’nın, Fransa’da yaşanan bu kritik gelişmenin Avrupa’nın kendi iç meselesi ve gelip geçici olduğunu düşündüğü anlaşılıyor. Öyle ki, ulus devletlerin temeli olan modern ulus orduları güç dengesini değiştirdiğinde, Osmanlı bir acilcilik, bir panik sürecine girmek durumunda kaldı.

Acilci Batılılaşma, Osmanlı’nın içeriden (özellikle entelektüeller ve gençlerin) fikren ve duygusal olarak fethedilmesinin yolunu açtı. (Çünkü toplumu bunlar dönüştüreceklerdi.) Öte yandan içeride çok fazla atalet, ikbal hevesi ile birlikte dış tesirler mevcuttu. Osmanlı sultanlarının tepesinde 3. Selim’in, Sultan Abdülaziz’in hazin akıbetinin kılıcı sürekli sallanıp duruyordu.

Sultan Abdülhamid siyasi gidişatı görüyordu. İmparatorluk önünde sonunda meşruti düzene geçecekti. Bununla sorunu yoktu. Ancak bu süreç yabancı devletlerin kontrolündeydi. Kendi benliğini, tarihini unutmuş bir Batılılaşma demek, dağılma anlamına geliyordu. Münevverlerin çoğu bu tehlikeyi görmüyordu. Sultan Abdülhamid, tüm bu Batıcı akımları, örgütleri istese yok edebilirdi. Ancak bunun yerine onları yerlileştirmeye ve tehlikeye karşı kontrol etmeye çalıştı. Kendisi de kararlı bir reformisti ama onun kafasına yerli ve milli bir doğrultu vardı.

Olmadı. 33 yıla yakın süren saltanat döneminden sonra “kendi çocukları” tarafından dış destekli ağır bir kara propaganda eşliğinde, 31 Mart Ayaklanması gibi tertiplerle devrildi. Mustafa Kemal’in Enver Paşa’yı uyardığı gibi, kısa sürede süper güçler arasındaki muazzam denge politikası şaşmış, İttihatçılar ülkeyi Almanya’nın müstemlekesi olarak Rusya ve İngiltere’nin karşısına çıkarmışlardı. Bu insanlar hain değillerdi; sadece dış tehdide karşı diplomasi dehası Abdülhamid’in etrafında kenetlenmek yerine, manipüle edilecek kadar başkalaşmışlardı.

Ancak Sultan Abdülhamid yine de çok önemli bir iş başarmıştı. Çoğu tarihçinin kabul ettiği gibi, Mustafa Kemal’in ülkeyi yok oluştan kurtarmak üzere kullanacağı tüm fikri, askeri ve kurumsal yapılar onun döneminde kurulmuş veya gelişmişti. Atatürk bu nedenle lehine yazılmasa da, onun aleyhine yazılmasından hazzetmezdi.

Sultan Abdülhamid yaşasa Osmanlı 1. Dünya Savaşı’na girer miydi? Atatürk yaşasa Türkiye Cumhuriyeti darbe süreçlerine yuvarlanır mıydı? Menderes idam edilir, 27 Mayıs Darbesi ile ordu ve millet arasına dargınlık girer miydi?

Saydığımız tüm bu liderler, meşrepleri ne kadar farklı olursa olsun, yerli ve milli, yurtsever kişilerdi. Hikmet-i Hükümet’ten haberdar, diplomasi yeteneği gelişmiş, lakin yalnız liderler oldular. Yetişmiş, bağlantısız, bagajı millet olan kadrolardan çoğunluk mahrumdular. Tarihimizi artık daha komplekssiz, ideolojik olmayacak şekilde bütüncül okumanın ve Türkiye’nin bugünü ile birleştirmenin zamanı gelmiştir. Dün Osmanlı hedefteydi, bugün Türkiye... Dün Yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması başarıldı. Bugün de 15 Temmuz ile elde edilen fırsatın kullanılması gerekir. Gün kenetlenme zamanıdır.

Cumhurbaşkanlığı sistemi sadece teknik bir mesele değildir. Otorite merkezinin dış güçlerin etkisinden azade şekilde, millete tesis ettirilmesi hayati önemdedir. Asıl demokratikleşme hamlesi budur. CHP’li vatandaşlarımızın savrulan partilerinin söylemine bakmadan, ortak vatanımızın geleceğini düşüneceğinden eminim. Kürt vatandaşlar da herhalde başlarına gelen sıkıntıların müsebbipleriyle aynı yerde durmayı içlerine sindiremezler.

Bu nedenle küresel sermaye, terör örgütleri tekmili birden cumhurbaşkanlığı sistemine karşı çıkıyorlar. MHP’liler ise karşı kampanyaya rağmen Bahçeli’nin milli duruşunu takdir ediyor ve PKK’nın “hayır” kampanyası başlatmasının anlamını biliyorlar.

Mesele ne Erdoğan ne de bir parti meselesidir. Mesele beka meselesidir ve o beka kim olursak olalım hepimizi kapsamaktadır.

3. Selim’den Abdülaziz’e, 2. Abdülhamid’den Menderes’e, milyonlarca Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının hayatıyla büyük bedeller ödenerek fırsat eşiğimize gelmiştir.

<p>Kapadokya´da milyonlarca yıl önce Erciyes, Hasan Dağı ve Güllüdağ´ın püskürttüğü lavların zamanla

Turistlerin Gözdesi Kapadokya

İşsizlik maaşı için şart koşulan 120 günlük 'prim ödeyerek sürekli çalışma' maddesi değiştiriliyor

Polisin falezlerdeki zor anları... 'Ne kadar karizmatikler'

Altından daha değerli ikonik bir koku: Orris