• $ 7,8228
  • € 9,4308
  • 459.326
  • 1328.83
Reklamı Kapat

İzmir depremi ve hatıralar…

CHP heyeti İzmir’deydi. İnceleme yaptılar. Genel Sekreter Selin Sayek Böke, Genel Başkan Yardımcısı Seyit Torun’un yanı sıra fotoğrafta İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer de vardı. Kendisini çorba dağıtırken görmüştük. Mola verip heyete dahil olmuş, CHP heyetinin gücüne güç katmış. Heyet adına CHP’li Torun’un yaptığı açıklama müthişti. Kendimi bildim bileli siyaseti takip ederim böyle muazzam bir açıklamayı en son ne zaman duyduğumu hatırlamıyorum. Çok etkilendim. CHP’li Torun “maalesef yine depreme dayanıksız binalar göçmüş” dedi. Bununla da kalmadı “Bunun artık son olmasını diliyoruz” sözüyle gündeme mührünü vurdu. Ama “Deprem ile ilgili kararların artık alınması lazım” sözü var ya...Buna tarihe kayıt düşmek desek eksik kalır. Çağlar ötesine seslenen bilgeliğin sesi, gericiliği boğan çağdaşlığın haykırışı, karanlığı yırtan aydınlığın çığlığı...Müthiş. Müthiş... Bu sadece inanmışlık, adanmışlık değil aynı zamanda akıl, bilim ve liyakat... Türkiye’nin önüne iktidar alternatifi diye konulan lokomotif güç işte bu CHP zihniyetidir. Nasıl da şanslıyız! CHP’li Özgür Özel daha geçen gün “Biz İzmir Marşı’nı, 10. Yıl Marşı’nı okuyarak yürüyünce bulutlar ağlamayı kesti, yükseldi ve yolumuz aydınlandı” demişti. Bu çıkış İzmir’in önünde yanan meşaledir aslında. Kentsel dönüşüme, depreme dayanıklı yapılaşmaya zinhar ihtiyaç yoktur. CHP’liler o mübarek ağızları ile tılsımlı marşlar söyleyerek sadece İzmir’i değil Türkiye’nin tamamını afetlerden korur. CHP’li Tunç Soyer’in göreve geldiği günden bu yana kentsel dönüşüm ve deprem güvenliği adına tek parça iş üretmemesi de vaktini hoplaya zıplaya Çav Bella söyleyerek tüketmesi de bu yüzden. Nasıl da haklı! İzmir’i görünce Büyük Marmara Depremi’nden sonra dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in “Ne yapalım altımız çürük” sözünü hatırladım. Çok etkilenmiştim bu sözden ve “İşte devlet bu” demiştim. Demirel 17 Ağustos 1999 depremiyle ilgili bu tarihi açıklamasını yaparken o basın toplantısındaki gazetecilerden biriydim. Ne gündü! Kameraman arkadaşım bir yandan kayıt yapmaya diğer yandan Demirel’in korumalarının itip kakmalarına karşı koymaya çalışıyordu. Enkaz altındaki yaralıların çıkarılmasını takip ederken pantolonu yırtılmıştı. Bir enkazdan diğerine koştuğu için üst baş değiştirmeye fırsat bulamamıştı. Cumhurbaşkanı korumaları “şortla basın toplantısına giremezsin” diye zorluk çıkartmak istediler ama kameraman arkadaşım omzunda kamerası altında şortuyla Demirel’in tam karşısına geçip oturmuştu. Dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’in “devlet kurumlarına ulaşamıyorum” sözlerini de hatırlıyorum. Devletin bütün kurumlarıyla enkaz altında kaldığı günlerdi. Başkan Recep Tayyip Erdoğan siyasi yasaklıydı. Siyasi demeç vermesi bile yasaktı ama gelmişti. Kolundaki sargıyı hatırlıyorum, çadır kentlerdeydi. Depremzedeler ile yan yanaydı. Sorularımızı yanıtsız bırakıyor “konuşma zamanı değil” diyordu. Türkiye’nin dört bir yanından koşup gelen yardımseverleri bir orkestra şefi gibi nasıl yönlendirdiğini, sivil toplum örgütlerinin yardım çabalarının sonuç vermesi için nasıl çırpındığını dün gibi hatırlıyorum. İzmir’i görünce bir film şeridi gibi geçti bunlar gözümün önünden ve “Allah cümlemizi depremlerden ve depremden de tehlikeli olan zihniyetlerden korusun” diye bir kez daha dua ettim.