• $8,5121
  • €10,2711
  • 498.961
  • 1441.33
04 Haziran 2014 Çarşamba

Çözüm süreci: Yüz yıllık parantez kapanıyor

Kaçırılan çocuklar veya kalekol protestoları yüzünden çözüm sürecine ilişkin kaygılarda artış olsa da, bu çok önemli bir gelişmenin de belirtisi.
Çözüm sürecinin önemi anlaşıldıkça, kaygıların artması da olağan.
Açıkça söylemek gerekirse sürecin kendisi tarihi bir “verimli döngü”yü çalıştırmış durumda. Bu döngü gün geçtikçe barışa dönük toplumsal merkezi güçlendiriyor ve radikalizmi marjinalize ediyor.
Tarih ve siyaset dışı kalmış pek çok “profesyonel” pesimist, ittihatçı veya maksimalist romantiğin çabaları bu yüzden en küçük bir adımda boşa çıkmaya mahkum.
Önceki gün İmralı dönüşü yapılan açıklamalara göre artık önemli bir aşamaya geçildiği görülüyor. Sürecin hukuki zemini sağlamlaştırılacak ve yönetimi bürokratlardan siyasi alana geçecek.
Peki bu verimli döngünün istikameti ne? Sürecin sonunda Türkiye’yi ne bekliyor?
İttihatçılıkla mefluç kafalar elbette sadece felaket senaryolarına çalışacak. Ama sorunların başlangıç noktasına gittiğimizde, aslında bugün yapmamız gereken ve yapılacak olanın o dönem açılmış bir ittihatçılık parantezinin kapatılmasından başka bir şey olmayacağını görürüz.
Kürt sorunu Osmanlı’nın son dönemlerinden itibaren dillendirilen bir sorun. Bu dönem, ülkenin Batılılaşmasıyla ve etnik merkezli, katı merkeziyetçi devlete dönüşmekle kurtulacağı inancının asker-bürokrat seçkinlere egemen olmaya başladığı bir dönemdir. Yani ittihatçılığın ülkenin kaderine hükmettiği dönemden söz ediyoruz.
Osmanlı’nın çöküşündeki rolleri nedeniyle bu kesim meşruiyet kaybı yaşayınca,
toplumun yüzlerce yıllık barışına yeniden kavuşması ve bunu yeni bir toplum sözleşmesiyle taçlandırma ihtimali doğdu.
1919-1922 arasında yani Kurtuluş Savaşı sırasında birlikte yaşama iradesi ortaya kondu. Tüm İslami unsurlar Ankara’da açılan ve “kurucu iktidar” niteliklerini haiz olan Millet Meclisi’nin kurucu unsuru oldu. Birlikte özgürlüklerini yaşayabilecekleri bir toplum sözleşmesinin oluşumuna katıldılar. Bunun bir ifadesi olarak 1921 Anayasası Meclis’te kabul edildi.
Bu anayasa, İstiklal Marşı’nda olduğu gibi, hiçbir etnisiteye atıf yapmadı, sadece “millet” dedi. Çoğulcu ve çok renkli bir Meclis siyasal işleyişin merkezine oturdu. Meclis, başta hükümet olmak üzere, tüm kamu kurum ve kuruluşlarını denetleme gücüne sahip kılındı. Bu şekilde toplum ile devle arasında yabancılaşmaya izin verilmiyordu.
Merkez bu kadar güçlü olmakla birlikte, merkezin gücünü dengelemek üzere yerel yönetimler çok ciddi bir şekilde güçlendirilmişti. Kamu idaresi merkez ile yerel arasında paylaştırılmıştı. Kürtler dahil, tüm farklılıklar hem Türkiye tarihinin gördüğü en (belki de tek!) demokratik ve çoğulcu Meclis’i sayesinde ülkenin merkezinde egemen iken, aynı zamanda yerelin güçlendirilmesi sayesinde ikinci bir demokratik denge ve denetim getirmek suretiyle yerel üzerinden de egemenliğini tesis edebiliyordu.
Elbette bu anayasal tercih, ittihatçı toplum mühendisliği heveslerine imkan vermiyordu.
Bu yüzden 1922 sonlarından itibaren ittihatçı kadrolar ve ordu, merkezde ağırlığını artırdı. Milletvekilleri tehdit edildi, bazıları öldürüldü. Nihayetinde anayasaya aykırı bir şekilde Meclis dağıtılınca, 1921 Anayasası’nı ayakta tutacak hiçbir dinamik ve kurum kalmadı.
Önce çoğulcu Meclis’i ve yerel yönetimleri güçlendiren maddeler anayasadan temizlendi. Bir yıl sonra da etnik merkezli, katı merkeziyetçi, dışlayıcı ve asimilasyoncu bir anayasal düzen inşa edildi.
Yani ittihatçı parantez açıldı!
Ve sonrası malum.
Şimdi sıra parantezi kapatmaya geldi.
Bunun da sonrası malum: Yeni toplumsal sözleşme üzerine kurulu, çoğulcu, katılımcı, kapsayıcı, demokratik denge ve denetim mekanizmasına sahip bir anayasal düzen.

<p>Tarihçi-Yazar Koray Şerbetçi bu hafta Kestirmeden Tarih  programında Kudüs özel bölümüyle karşını

Medeniyetlerin aynası Kudüs… Kadim şehre kim ne getirdi?

NASA Mars'ın 3 boyutlu görüntülerini yayınladı

Düştüğü dere yatağında 5 gün mahsur kaldı

Mersin sahilinde bulundu! Sahil güvenlik hemen çalışma başlattı