• $8,2966
  • €10,0889
  • 489.849
  • 1444.87
23 Mart 2011 Çarşamba

Türkiye gerçekten bir Ortadoğu ülkesi mi

Batı'yla ilişkilerin kötü gittiği bir dönemde Batı'nın en etkili gazetesinden övgü almak AKP hükümeti için keyifli olsa gerek. Hele aynı gazete başka yayın organlarıyla beraber son zamanlarda AKP hükümetine ağır eleştirileri başyazı düzeyinde yöneltir hale gelmişse...
Ama dün New York Times, Türkiye'ye muhabirlerinin kurtarılması yönündeki çabalarından dolayı teşekkür ederken yine bir çıkıntılık yapmadan edemedi. 'Muhabirlerimizi kurtaran Türkiye'nin kendi ülkesindeki gazeteciler söz konusu olunca sicili kötü' cümlesini ekleyiverdi.
Belli ki AKP ne yaparsa yapsın artık bu eleştirilerden kendini kurtaramayacak. Ve Amerikan basını da bir hafta önce eleştirdiği bir ülkedeki çarpıklıkları sırf kendi muhabirlerini kurtardı diye görmezden gelmeyecek.
Hükümet, Libya'da tutuklanan dört NYT gazetecisinin serbest kalması için çok ciddi bir çaba sarf etti; bu kesin. Erdoğan ve arkadaşlarının Ortadoğu ve İslam ülkeleri üzerinde yıllardır sürdürdüğü politikanın boş olmadığı anlaşıldı bir kere. Batı'nın yapamadığını Türkiye başardı. Bu da AKP'nin dış politikada 'bölgesel güç' olma hedefinin başarıya ulaştığını gösteriyor.
Türkiye bunu başardı ama giderek kendisini de her anlamda bir 'Ortadoğu ülkesi'ne dönüştürerek. Bugün basın üzerindeki tepkiler, AKP'nin zaman zaman aşırı otoriterleşen tutumu, pompalanan milliyetçilik, uygulanan dış politika, dünyaya 'had bildirme' eğilimi fazlasıyla Ortadoğulu değil mi?
Zaten eleştiriler hep buna dokunuyor.
Batı dünyasının Türkiye'ye yönelik endişeleri tekil olaylardan değil, özünde Türkiye'nin sokulmaya çalışıldığı eksenle ilgili.
Tüm özgüvenine ve umursamıyor görüntüsüne rağmen Başbakan Erdoğan ve hükümetin hala Batı'nın onayının, güveninin öneminin farkında olduğu ortada. Bu yüzden de çıkan eleştirilere çok kızıyor, bunları kabullenmiyor. Ve yine bu yüzden hükümetin temsilcileri son zamanlarda sıklıkla Amerikalıları ülkemizde demokrasi açısından eksiklik olmadığına ikna etmeye çalışıyorlar.
Ancak bunlar beyhude çabalar.
Ortadoğu yöntemlerini giderek benimseyen, bunu normalleştiren AKP'nin Türkiye'yi tam anlamıyla bir Ortadoğu ülkesi yapma ihtimaline karşı ses yükseliyor Batı'da.
Her şey bir yana, bu Batı'nın (özellikle de ABD'nin) Türkiye üzerindeki çıkarları ve yıllardır sürdürdüğü işbirliğiyle çelişiyor. Müslüman olsa da, İslam'ı kendine göre yorumlayan, devlet yönetimi açısından Batılı bir demokrasiyi örnek alan bir modeldi Türkiye.
Şimdi ise Türkiye'deki 'endişeli modernlerin' eksen kaygıları da Batı'ya yansımış durumda. Ve AKP, ağzıyla kuş tutsa da artık dünyayı Türkiye'nin ekseninin kaymadığına ikna edemiyor.
Gazetecilerin kurtarılması bile büyük takdirle karşılansa da, yine Türkiye'ye zararı dokunacak şekilde bir yoruma da neden oldu: Libya, 'Kaddafi yandaşı' olduğu için Türkiye'nin sözünü dinledi diyenlerin sayısı hiç az değil.
Buna bir de operasyona müdahil olma konusunda sürekli tereddüt eden, Fransa'daki koalisyon toplantısına bile dahil edilmeyen Türkiye görüntüsünü ekleyin.
AKP, seçimleri kazanabilir. Tekrar iktidar olabilir, başkanlık sistemini de oluşturup Türkiye'de tıpkı diğer Ortadoğu rejimleri gibi çok uzun sürecek bir dönemin kapısını da aralayabilir.
Ama bütün bunları yaparken dünyadan kopamaz; en azından dünyaya önünde sonunda eksen tartışmalarıyla ilgili bir açıklama yapmak zorunda kalacaktır.
Türkiye bir Ortadoğu ülkesi midir, yoksa hala yüzü Batı'ya dönük müdür?
Bugüne kadar bu soru Türkiye'nin sahillerini rahatsız ediyordu, artık aynı tartışma Okyanus Ötesi'ne de sıçramış durumda.

Bir köşe yazısı malzemesi
Dikkat ediyor musunuz, Reha Muhtar köşesinde çocuklarını kendisine kalkan olarak kullanıp duruyor ne zamandır.
'Reha bak yanlış yapıyorsun' diyorsunuz, hemen 'Çocuklarım...' diye söze giriyor.
Gazeteciliğini eleştiriyorsunuz, 'Çocuklarım...' diye bir başka cümle kuruyor.
Yıllarca ünlülerin daha küçücük çocuklarını reklamda oynatmalarına, reklam malzemesi yapmasına eleştiriler gelmedi mi? Reha Muhtar'ın yaptığı bundan farksız mı? Her şey bir yana, o çocuklara haksızlık değil mi? Kendi rızaları olmadan bir medya hesaplaşmasına o çocukları alet etmek...
Bazen içimdeki şeytan Reha Muhtar bu çocukları sadece köşe yazısı malzemesi olsun diye yaptı diyor... Ama öte yandan onun Ayşe Nazlı'yı nasıl sahiplendiğini, gerçekten çocuklarına nasıl bağlı olduğunu çok iyi biliyorum. Tanıdığım Reha Muhtar bundan daha iyidir.
Ama ortada bir çarpıklık olduğu kesin.
Ya ben Reha'yı tanımamışım,
ya da bu tanıdığım Reha değil.

'Kaybedenler Kulübü' demisken...
Türkiye'de özel radyoların korsan yayın yaptığı, 'Radyomu istiyorum' kampanyasının başlayıp araba antenlerine siyah kurdele bağlandığı günler.
Henüz RTÜK yok. Alabildiğine 'anarşik' bir ortam var. Bu yüzden de çok yeni, çok özgür, sınırsız ve devrimci.
Kent FM... Geceleri 'Kaybedenler Kulübü' programı.
Hiçbir tabu yoktu, her şey konuşulurdu ve alışılmadık bir üslupla. Bazen uzun sessizlikler... Çoğu zaman seks muhabbetleri. Hep içinde zeka, espri olan konuşmalar... Yalnızlığa övgüler, tekilliğin vurgulanması... 'Erol Egemen' karakteri... Bilenlerin hatırlayıp şimdi gülümseyeceği bir sürü kod...
Henüz arabesk 'cool' olmamışken Orhan Gencebay, Ümit Besen çalarlardı. Red Hot Chili Peppers'la iyi giderdi. Yeraltı kültürü ilk kez radyoda yer bulmuş, kendisine bağımlılar yaratmıştı. Hayatın 'Kaybedenler Kulübü ve diğerleri' diye ikiye ayrıldığı yıllar.
'Kült' kelimesinin karşılığıydı 'Kaybedenler Kulübü.' O yıllarda dünyada da 'kaybetme' teması yükselişteydi zaten. Radiohead 'Creep' diye bir şarkı yapmıştı. Belle And Sebastian 'Harika bir kariyer olabilirdi' diyordu. Ve Beck 'Loser'la dönemin marşına imza atmıştı: 'Ben bir kaybedenim / Beni neden öldürmüyorsun.'
Oğuz Atay'ın 'Tutunamayanlar'ının baskı üstüne baskı yaptığı, bağımsız dergilerde bu temalara sıklıkla vurgu yapıldığı yıllar.
'Kaybedenler Kulübü' bir radyo programı değildi sadece. Beraberinde koca bir kültürü oluşturdu: Kadıköy gece hayatı, Altıkırkbeş yayınları, kendi cafe'si, kitaplar, buradan yetişen insanlar... Başlı başına bir ekol.
Bugün de 'Kaybedenler Kulübü' sadece bir sinema filmi değil. Bir nostaljinin ötesinde 90'lı yıllarda İstanbul'da bir daha geri gelmeyecek bir dönemin fotoğrafı. Bir devrimin, bir uyanışın, 'hayal edilmiş bir cemaatin' belki de... Henüz hiçbirimizin hoyratça hizaya getirilmediğimiz o güzel günlerin.

<p>Astrolog Özlem Recep, 'Kadro bekleyenler alanları ile ilgili olumlu olan süreçlerin içerisindeyiz

11 Mayıs Boğa Burcu Yeniayı'nın burçlara etkisi

Demir yoluyla taşınan bor, seramik ve mermer miktarı arttı

Bakan Karaismailoğlu, Trabzon'da inceleme ve ziyaretlerde bulundu

Osmaniye'de tarlada bulunan yaban kedisi yavruları bakıma alındı