• $8,1459
  • €9,7047
  • 453.721
  • 1382.29
31 Mart 2011 Perşembe

Tanrı yazarlığın ölçüsü ödül mü

Dün, Uluslararası Booker Ödülleri'nin adaylarının açıklandığını okudum İngiliz gazetelerinde. İngiltere'nin her yıl bir kitaba verilen Man Booker Prize for Fiction'a göre daha az bilinen International Booker Awards yaşayan bir yazarın bütün kariyerini onurlandırmak için veriliyor. Tıpkı Nobel gibi.
Bu ödüle layık görülmek için yazarların anadilinin İngilizce olma şartı yok ama kitaplarının İngilizce'de yaygın olarak bulunması isteniyor. Ayrıca bu ödül bir 'başvuruyla' değil, jürinin kanaatine göre veriliyor.
2011 için jüri aralarında Amin Maalouf, Philip Roth, John le Carre ve Wang Anyi gibi çok ünlü yazarların olduğu 13 kişilik bir liste hazırladı. Ödüllerin 28 Haziran'da verilmesi bekleniyor.
Ancak bu arada jüriyi şaşırtan ve üzen bir gelişme yaşandı.
Casus edebiyatının belki de en büyük ismi John le Carre kendi adının bu 13 kişilik listeden çıkarılmasını istedi. 'Ödüller için yazmıyorum ben' dedi ve 60 bin pound'luk ödüle aday dahi olmak istemedi.
Booker jürisi, Le Carre'ın bu isteğine saygı duymakla beraber adını listeden çıkarmayacaklarını bildirdi. 'Onun kitaplarının hayranıyız' diye eklediler.
Ancak Le Carre için bu ödüle aday olmayı reddetmek bir ilke kararı.
Zamanında Margaret Thatcher'dan Britanya İmparatorluğu Nişanı'nı reddetmiş ve 'Biz kimiz ki aramızdaki farklılığı böyle unvanlarla ortaya koyacağız' demişti. Aynı Le Carre, Booker'ın daha bilinen kitap ödülüne de hiçbir romanının aday olarak gösterilmemesi talimatını vermişti yayıncılarına.
2005'ten beri her iki yılda bir verilen Booker International Ödülü'nü ilk reddeden yazar da John le Carre oldu.

***
Hayır hayır, hemen Orhan Pamuk benzetmesi yapacağım düşünülmesin. 'Bak adam neleri reddediyor, bizimkiler Nobel için ne taklalar atıyor' kolaycılığına da düşmeyeceğim.
Beni daha çok ödülleri, onurlandırılmayı, kendi işine başkası tarafından madalya takılmasını önemseyen yazarlık ilgilendiriyor. Büyük yazarlık neyle ölçülür mesela: Ödül kazanmak mı, yoksa ödülü reddetmek mi?
Ya da çok satmak veya çok okunmak mı?
Her zaman 'sokulgan okur' diye tanımladığı çok az sayıdaki kitlesine hitap eden kitaplar yazan, bunda da ısrar eden Enis Batur'a bu açıdan bir hayranlığım var mesela. Edebiyat çevrelerinde '500 okur' diye dalga geçilir, ama 'EB' bundan hiç gocunmaz. Hatta kitaplarıyla okur arasında garip bir şeyh-mürit ilişkisi örülmüştür yıllarca.
Bu büyük yazarlık değil midir?
'Soğuktan Gelen Casus' gibi 20 tane başyapıta imza atan John le  Carre'ın yaşayan en büyük yazarlardan biri olduğunun tescili için Booker'a ya da başka bir onay merciine ihtiyaç yoktur herhalde.

***
Doğrusu, zaman zaman ziyaret ettiğim evlerde ödüller için özel kurulan bölümleri görünce biraz tuhaf karşılarım. Türk gazetecilerin evlerinde öyle Pulitzer, Nobel falan bulunmaz ama aldıkları en kıytırık ödüle bile bu muameleyi yapacak şekilde raflarda sergilerler. Özel aydınlatmalar, özel tasarlanmış raflarla.
Bu ödüller Rotary kulüpleri, üniversitelerin öğrenci birlikleri ya da şirket plaketleri olabilir. Nedense bazı arkadaşlarımız ödülleri çok önemserler.
Herhalde yazarlık, gazetecilik de bir tür 'sahne' meslekleri olduğu için insanın tam oturmayan ego'su böyle tatminleri bekliyor. Bunu belki de içimizdeki özgüven eksikliğine, hayatın her alanındaki onay arzumuza da bağlamak gerekiyor.
Kimi kurumlar da bu gibi ödüllere ihtiyaç duyanların zaaflarından faydalanarak hem kendilerini ciddiye alırlar, hem de reklam yaparlar. Hiçbir nitelikli faaliyeti olmayan, gazetecilik adına yıllarca hiçbir katkıda bulunmayan Türkiye Gazeteciler Cemiyeti böyle zavallı bir kurumdur mesela.
Bu ödüllerin birçoğuna o kadar saygım yok ki, yıllar önce çalıştığım bir kuruma verilen yine böyle dandik bir ödül benim elime geçtiğinde istemeden kırmıştım.
Yazarlıkta tanrılık ölçüsü John le Carre gibilerle anlaşılıyor olsa gerek.

Ve Obama doktrini
Amerika kaynıyor, entelektüeller Amerikan dış politikasında yeni bir kavramı tartışıyor. Adı hemen kondu tabii ki: Obama doktrini. Önceki gün Başkan Barack Obama'nın 'Ulusa sesleniş' konuşmasında dile getirdikleri analistleri ikiye bölmüş durumda.
Bir kesim Obama'nın 'ilk dürüst Amerikan başkanı' olduğundan dem vuruyor.
Diğerleri tarihe 'korkak' olarak geçeceğini söylüyor.
Obama, mealen 'Dünya üzerinde zulme uğramış halkların haklarını savunmak elbette görevimiz, özgürlük çabalarını desteklemeliyiz, bundan sonra da bizden yardım isteyecektir insanlar çünkü biz dünyanın en güçlü ülkesiyiz' diyor. 'Ama' diye de ekliyor.
İşte o 'Ama' yok mu...
'Ama burada yük sadece Amerika'nın sırtına kalmamalı' diyor. Açıkça dünyaya 'Her başınız sıkıştığınızda bizim kapımızı çalmayın, işimiz gücümüz, derdimiz başımızdan aşkın zaten kendi ülkemizde bir de sizinle uğraşamayız' mesajı veriyor.
Dünyaya barışı, demokrasiyi getirmek isteyen, bol keseden atan Amerikan başkanlarının aksine çok daha realist bir yaklaşım Obama'nınki. Libya'da neden geri kaldıklarını da böylece açıklıyor. Son derece realist ve pragmatik.
Amerika'nın müdahale etmeden önce çıkarlarla ilgili çok daha ayrıntılı bir hesap yapacağının, askeri gücünü ve etkisini her yere kolay kolay harcamayacağının da duyurusu bir anlamda.
Özetle: 'Amerika gel bizi kurtar' diyen dünya halkları artık karşılarında kapı duvar bulabilir.

İleri demokrasi formülü
Neden olmasın? Neden şu bıyıklıların domine ettiği erkek meclisinde bir tane de transseksüel, ya da açık bir eşcinsel yer almasın? Bu ülkede transseksüellerin, travestilerin, gaylerin, lezbiyenlerin sesini duyuracak hiç kimse yok mu?
Bir tek Mehmet Sevigen canla başla uğraşıyor eşcinsel hakları için. Büyük ihtimalle önümüzdeki dönemde onun da üzerini çizmeye çalışacak 'yeni' CHP.
Bursa'dan Öykü Özen CHP'den milletvekili seçilmek için aday adayı olmuş. Elbette aday gösterilmeyecek, elbette seçilemeyecek ve Meclis'e giremeyecek.
Çünkü CHP'nin iktidar mücadelesinde şu anda 'marjinal uçları' kaldırabilecek gücü yok. Eminim Kemal Kılıçdaroğlu'nun kendisine kalsa bu partiyi her renge, her sese açmak isterdi. Kemal Bey'i tanıyorum: İnsanların etnisitesine, kimliklerine, tercihlerine, yaşam tarzlarına, tenlerinin renklerine bakmayan, bunları görmeyen biri.
Ama çok ciddi bir hesap yapmak zorunda. Muhafazakar Anadolu'da aleyhine kullanılabilecek her şeyle mücadele ederken bu faktörleri de göz ardı etmek zorunda.
Daha Anadolu'da var olan gizli Alevi düşmanlığını aşamadı, bunun partiye olumsuz etkisinin önüne geçemedi ki başka krizlerle uğraşsın...
Ama bana Öykü Özen'in adaylığı yine de umut verici geldi. Daha evvel Demet Demir, ÖDP'den aday olmuştu ama ilk kez bir merkez partisinde böyle bir girişim yaşanıyor. Bunlar küçük adımlar ama bir başlangıç; bir gün meyvesini alacağız kuşkusuz.
İzmir'deki laik teyzeler türbanlı adaya... Anadolu'daki kahvehanelerdeki muhafazakar amcalar transseksüel adaya... Sünniler Alevi lidere... Beyaz Türkler, Kürtlere... Dinciler inanmayanlara... Bütün bu uçlar birbirine tahammül gösterdiği zaman, biri diğerinin kimliğini karşısındakine saldırı unsuru olarak kullanmadığında...
İleri demokrasi bu olacak işte.

<p><span>Geçmiş duygusal yaraların sağlıklı bir onarım  süreci yoksa kaybetme korkusunun yeri sağlam

İlişkilerde kaybetme korkusunu aşmak

Düzce'de denizin bir kısmı kahverengiye dönüştü

Limonu hiç mikrodalgada ısıtmayı denediniz mi? Sonuçları inanılmaz

2021 BAFTA Ödülleri sahiplerini buldu