• $8,1331
  • €9,7178
  • 456.538
  • 1378.37
16 Haziran 2011 Perşembe

Şu 'Ahmet ve Nedim' söylemi

Ezgi Başaran seçimin hemen öncesinde kendi hayatıyla Türkiye'nin gerçekliği arasında sıkışmış olanların ruh halini anlatan çok güzel bir yazı yazdı. Kendi gettosunu tarif ederken, bu 'adanın' hasletlerinden birinin de 'Ahmet ve Nedim'i unutmama vefası gösteren' insanlardan oluştuğundan bahsediyordu.
Ezgi arkadaşım, hemen bir mesaj attım: '66 gazeteci hapiste, sen bir tek Ahmet ve Nedim'i mi unutmuyorsun' diye.
Elbette Ezgi sadece meslektaşlarımız ve arkadaşlarımız arasından Ahmet Şık ve Nedim Şener'in özgür kalmasını istemiyordu. Simgeleştirilen bu iki isim üzerinden bütün gazetecileri hatırlıyordu, bu konudaki iyi niyetine inanıyorum.
Ama ne yazık ki o da medyadaki yaygın bir psikolojik tuzağa düşmüş farkında olmadan.
Medya öyle yanlış bir yayıncılık yaptı ki, adeta tutuklu gazeteciler sadece Ahmet'le Nedim'miş gibi bir algı oluştu.
Herkes Ezgi gibi yakın arkadaşım değil, herkese teker teker mesaj atmak da imkansız. Ne yazık ki bu yaygın söylem aynı zamanda yanıltıcı da...
İnsanlar tutukluluğu protesto etmek için sokaklara dökülüyor, bu haberler medyaya 'Ahmet ve Nedim için yürüdüler' diye yansıyor. Halbuki fotoğraflara bakıyorsunuz, başka gazeteciler için pankart taşıyan, slogan atanlar da var.
Köşe yazarları da ne zaman bu tutukluluğu eleştirecek olsalar hemen Nedim ve Ahmet'i ayrıştırıyorlar.
Adeta o ikisi 'iyi çocuk' içerideki diğer 64 isim 'kötü çocuk'.
Bu öyle bir medya yönlendirmesi ki, Ezgi Başaran gibi iyi niyetli gazeteciler bile etkide kalabiliyor.
Biz bir ilke mücadelesi için mi gazetecilerin tutuklanmasına karşı çıkıyoruz yoksa sadece tanıdığımız arkadaşlarımız için mi özgürlük istiyoruz?
Medyanın bu konuda kafası karışık. Kafası karışık olduğu gibi bu kadar hayati bir konuda da ilkelere göre değil, şahsi kriterlere göre karar veriyor.
Mesela medyanın algısına göre Soner Yalçın ve odatv.com'daki diğer arkadaşlarımız 'kötü çocuk' çünkü yapılan agresif gazetecilik kimilerinin canını yakmış: Konu bu kadar basit.
Peki ya Azadiya Welat gazetesinin muhabirleri, çalışanları? Aydınlık'ın yazarları? Diyarbakır'daki Gün TV'nin Genel Yayın Yönetmeni? Atılım gazetesi, Özgür Radyo? Yürüyüş dergisi, RED dergisi yazarları?
Bu isimler hiç medyatik olmadıkları için zaten adları dahi anılmıyor. Ama beğenin beğenmeyin, tanıyın tanımayın, onlar da meslektaşlarımız.
Nedim ve Ahmet'im simgeleştirilmesi kuşkusuz Silivri Cezaevi'nde 100 günü aşkın haksız yere yatan iki gazeteciye moral veriyordur. Ama aynı şekilde geriye kalan 64 gazetecinin onurunu kırdığına eminim. Bunu 'çifte standart' olarak yorumlamaktan başka seçenekleri var mı?
Sadece Nedim ve Ahmet serbest bırakılırsa medya bu meseleyi de unutmuş, gazetecilerin özgürlüğü meselesi de kapanmış mı olacak?
'Nedim ve Ahmet'e özgürlük' söyleminin yerini 'Tutuklu gazetecilere' bırakmasını umuyorum.

Bir davetiyenin anlamı
Seçimden önce hiç beklemediğim bir telefon aldım. Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı'ndan arayıp bu seneki 'Türkçe Olimpiyatları'na davet ediyorlardı. En son altı-yedi sene önce böyle bir davet gelmişti, sonra da bir daha ne arayan oldu ne soran.
Normalde sosyalleşen biri değilim. İlk davet geldiğinde bu yüzden gitmemiştim.
Ama bu sene özellikle katılmak istedim. Ne yazık ki şimdi de Berlin'deyim.
Benim için bu davetiyenin simgesel bir önemi var ama. Üstelik daha Başbakan balkondan 'helalleşme' çağrısı bile yapmadan göndermişler, ben bunu bana uzatılan bir el olarak yorumlarım.
Sonuçta onlar da beni tanıyor, ben de onları... Bu saatten sonra iki tarafın da birbirinden çıkarı yok.
Peki bu davetiyeye neden anlam yüklüyorum?
Bakın, son beş-altı yılda Türkiye her alanda çok gerildi, her türlü diyalog karşılıklı koptu. Cemaat de bundan nasibini aldı kuşkusuz. Onlar bizi, biz onları ötekileştirdik, bir aşamada da iş tartışmadan çıkıp saf tutmaya kadar vardı.
Bu kutuplaşma giderek karşılıklı düşmanlığa kadar vardı, tehlikeli bir noktaya gelmeye başladı. Ve bu süreç kimse için iyi olmadı.
Ben bana uzatılan elin kıymetini biliyorum. Bunu kopan diyaloğun yeniden inşası için temiz bir sayfa olarak yorumluyorum. Bu diyalog çabasının benimle sınırlı kalmayacağını da ümit ediyorum. Aynı elin her kesime uzanmasını diliyorum.
Tam da bu yüzden, o uzatılan ele karşılık vermek için gitmek isterdim Türkçe Olimpiyatları'na.

Berlin sit-com'u
Ertuğrul Özkök her zamanki gibi rahat, keyfi yerinde. Bu aralar hiç durmuyor. Daha yeni Dünya Editörler Forumu'nun toplantısı için Kopenhag'daydı. Yarın Londra'ya Rupert Murdoch'ın yaz davetine gidiyor. Şimdi Berlin'deyiz. Hiç seçim analizi yapma derdinde değil. Mükemmel bir konser izliyoruz. Hayatımızda ilk kez bir seyahati aylar öncesinden planlayıp hayata geçirdiğimiz için kendimizle gurur duyuyoruz.
Özkök dersini çok iyi çalışmış, bütün dergilerden Kings of Leon'la ilgili bilgileri toplamış.
'Konser sonrasında bütün üyeler ayrı arabalarla ayrılıyormuş' diyor, 'Tennessee'de büyüdükleri için viskisiz yapamıyorlar, konserden sonra birer litre viski oluyormuş arabalarında.'
Kanat Atkaya hemen Zoo istasyonuna yakın plakçıya girme derdinde aslında. Girecek ve onu orada bırakacağız. Konser konusunda en tecrübelimiz o. Oturduğumuz yere göre ses nasıl gelir, konserden hangi anda çıkılır, hangi şarkıyı ne zaman söylerler gibi konular ondan soruluyor.
'Bis'ten hemen sonra 'Use Somebody'yi çalıyorlar, ardından bir şarkı daha var, son şarkı sırasında çıkabiliriz' diyor Olimpiyat Stadı'nın hemen arkasındaki on binlerce kalabalığı görünce.
Buluşma yerimiz Berlin'in en iyi lokantası Adnan.
Adnan Oral'ın İtalyan'ı zaten efsane, Adnan'ın kendisi de bir Berlin kahramanı. Ku'damm'da yürürken Adnan herkesle selamlaşıyor, herkesi tanıyor, bizi tanıştırıyor. Bu sosyalleşmeyi bir tek Mustafa Sarıgül'de gördüm.
Bir makarna yaptırıyor bize, böyle bir lezzet olamaz. Tabii torpilliyiz, beyaz trüf mantarını biraz bonkörce rendeliyor...
Kings of Leon'u dinlemişiz, keyfimiz yerinde, Newton Bar'a doğru gidiyoruz.
'Bak işte şimdi gönül rahatlığıyla yazabilirsin' diyor Özkök, 'Hanut değil alınteri diye.'

Bir gün ara
Okyanus Ötesi'ne gidiyorum. Berlin'de 'sitcom gazeteciliğinden' Amerika'ya Sedat Ergin gazeteciliğine... Brookings Institute'da Türkiye seçimleri üzerine bir konferans var... Yarın yoldayım, pazartesi görüşmek üzere.

<p>Spor Toto Süper Lig'de Fenerbahçe konuk ettiği Gaziantep FK'yi 3-1 mağlup ederek şampiyonluk yarı

Fenerbahçe-Gaziantep FK Maç Yorumu

Güvenliğin dikkati, hayatını kurtardı

Polisin ikna çalışması sonucu teslim olan terörist ailesiyle buluşturuldu

Osmanlı döneminde padişahların iftar sofralarını süsleyen yemekler