• $7,3654
  • €8,968
  • 441.603
  • 1551.57
04 Ağustos 2011 Perşembe

Şimdi ben ikinci sınıf vatandaş mıyım

Ben de sonunda nefret ettiğim türdeki insanlardan biri gibi oldum. Tadı güzel olan bütün yiyeceklerin kötü olduğuna inancım tam. Süpermarketlerde vaktimin çoğu kutuların üzerindeki etiketleri okumakla geçiyor. İçinde bilmediğim bir şey varsa hemen bırakıyorum. Canım ne kadar çekerse çeksin 'High Fructose Corn Syrup' yazılı her şeyi iğrenerek yerine bırakıyorum. Mısır şurubuna savaş açtığı için Yiğit Bulut'u bile alkışlayasım geliyor.
Şeker tükettiğim zaman taşıdığım vicdan azabının haddi hesabı yok. Karbonhidrat konusuna hiç girmeyelim: Pirinç, makarna, her türlü hamur işi en büyük günah. Ama bir yandan da o kadar cazip ki.
San Francisco'da McDonald's'a karşı açılan savaşta 'insanların zaferini' büyük bir coşkuyla takip ediyorum. Artık çocuk mönülerinde oyuncak veremiyorlar, ama bu kadarı da yetmiyor: Patates kızartması kaldırılsın istiyorlar. 'Yanında patates olmayan hamburger olur mu' diyordum, şimdi son derece normal geliyor.
Google, Silikon Vadisi'ndeki merkezinin yemekhanesinde ilginç bir yemek rating sistemi uyguluyor. Çalışanları sağlıklı yiyeceklere teşvik etmek için yemekler yeşil, sarı, kırmızı ışıklarla sunuluyor. Yeşil ışık altındaki tabaklar sebze ağırlıklı, sağlıklı. Sarı arada derede. Kırmızı ise karbonhidrat gibi zararlı.
Hatta Google'da makineden satın alınan atıştırmalıklar bile içindeki şeker oranına göre fiyatlandırılmış. Şekeri çok olanın fiyatı da yüksek.
Abartılı mı? Kim bilir ama faydası olduğu kesin. Google'ın kafeteryasında yiyecekler bedava olduğu için çalışanlar daha fazla yiyor, ama sağlıklı seçeneklerle denge kuruluyor.
Bu işin giderek ortak kabul gören bir faşizme dönüştüğü aşikar. Geçenlerde New York Times'ın yemek yazarı Mark Bittman çok iddialı bir öneri getirdi: Sağlıksız yiyeceklerden vergi alınsın, sağlıklı yiyecekler teşvik edilsin. Bir gofret ya da benzeri ürüne konacak vergi insanları bunları daha az tüketmeye teşvik edecek. Böylece ilerleyen yaşlarda diyabet tedavisi gibi hastalıklardan tasarruf edilecek.
Bugün Amerika'da milyarlarca dolar diyabet tedavisine harcanıyor. Yerel yöneticiler de Amerika'nın obeziteyle savaşını destekliyor.
New York, Amerika'nın en fit eyaletlerinden biri. Hatta New York City'de yaşamaya başlayan pek çok kişi ister istemez sağlıklı besleniyor, kilo kaybediyor. Bir anlamda kabul görmenin yolu da bu.
Zaten etrafınızda herkes deli gibi koşarken, vücudu şekle girerken ya onlara uyacaksınız, ya da azınlık olacaksınız.
Dünyada yeni azınlıklaştırma politikaları gıda üzerinden yürüyor. Bir zamanlar nasıl sigaraya savaş açıldıysa, bu savaş da büyük ölçüde kazanıldıysa şimdi aynısı şeker üzerinden yürüyor: Şeker tüketenler, tıpkı sigara bağımlıları gibi ikinci sınıf ve ikisini de bırakmak, ikisinden de vazgeçmek zor.
Yakında 'Burada şeker kullanılmaz' diyen lokantalar açılır mı, kim bilir. Bu noktaya doğru hızlı bir gidiş var sanki.
Özünde insanların sağlığı için adımlar bunlar. Hayattan alınan zevki azalttığı kesin. Gerçi sigara kullananlar da hep 'Şu keyfimizi elimizden almayın' diye isyan ediyor ama artık onları pek takan yok.
Bu kadar bilmişlik tasladıktan sonra şunu da itiraf etmem gerek: Bedenimle gıda üzerine bilgim, okuduklarım ters orantılı. Zaman zaman şeker krizlerine girdiğim olmuyor değil; pastaları, kekleri arzuladığım, hayal ettiğim tatlıya ulaşana kadar kıvrandığımı biliyorum. Gecenin bir yarısında Krispy Kreme için yollara düşmüşlüğüm var.
Bir ara yediğim her şeyi twitter'a yazsam diye düşündüm, bunu yapıp kamuoyu baskısıyla kilo verenler, sağlıklı beslenenler var. Ama sonra çok utandım bazı tükettiğim şeylerden. Çok fazla sağlıksız şey yerken gözüküp karizmayı çizdirmek de var bu işin sonunda...
Bizleri ayıran artık ırk, dil, din, cinsiyet değil: Gıda. Sağlıklı beslenenler ayrıcalıklı, elit. Şeker tüketenler sapma, azınlık, ikinci sınıf, üçüncü dünyalı.
 twitter.com/orayegin
 facebook.com/oryegn

Dursun Çiçek olayı
Hiç içeriğini tartışmadan sadece 'ıslak imza'yla adını duyduğumuz Dursun Çiçek'in mahkemede söylediği sözü okumanızı öneririm:
'İnternet andıcı gerçek bir belgedir. Bu [sahte İrtica ile Mücadele Eylem Planı] da gerçek olsa söylerim. Sürekli 'Böyle plan olmaz' diyorum. Belge değil, evrak değil, sadece bir kağıt parçası ama tutuklamamıza yetiyor.'
Çok açık değil mi?
İsterseniz daha basitleştirelim: 'Andıç gerçek, plan değil. Plan gerçek olsa onun da gerçek olduğunu söylerdim' diyor.
Andıç elmaysa, plan armut. Elmayla armut birbirine karıştırılıyor. İlkokul düzeyine indirerek açıklamak zorundayım çünkü birkaç gündür 'Dursun Çiçek itiraf etti, hani kağıt parçasıydı' deniyor.
İlk başta da gazeteciler okuduğunu anlamıyor. Gerçi artık gazetecilikte böyle bir kriter de aranmıyor; okuduğunu anlamana göre değil, eline verileni yazmana göre iyi gazeteci oluyorsun.
İşin ilginci, İnternet andıcı belgesini ilk günden beri kabullenmiş zaten Dursun Çiçek. Ortada itiraf yok, hatta yeni bir haber de.
İdeolojik gözlüklerimizle mi haber yapacağız, yoksa gerçeği olduğu gibi mi sunacağız?
Ha andıç başlı başına kınanması gereken bir uygulama değil mi? Elbette, ama bu taraflı haberler sağlıklı tartışmaya da gölge düşürüyor.

GQ yöneticiliği deyip geçmeyin
New York'taki Four Seasons otelinin lokantası kahvaltıdan başlayarak bu şehrin iktidarını yıllardır ağırlar. Medya, siyaset ve finans dünyasının önemli figürleri güne burada başlar, önemli randevularını burada gerçekleştirir. Hatta şehrin gazetelerinden Observer'da bu lokantayı her hafta gündemde tutan bir köşe bile var.
2003 yılına kadar her gün saat 12.00'de Art Cooper bu restoranda öğlen yemeği için olurdu. Öldüğü gün de aynıydı. Bütün ekibini toplamış, Barolo şarabı, martiniler ve üç tabak yemekle iyi gazetecilik konuşmuşlardı.
O gün kalp krizi geçirdi, 65 yaşında hayata veda etti.
New York medya dünyasında bir dönemin de bitimiydi Cooper'ın ölümü. Gençleri seven, onlarla çalışmasına rağmen asla Justin Timberlake'i dergi kapağında hayal edemezdi. Halbuki Cooper'ın ardından GQ'da çok simgesel bir değişim yaşandı: 'Jackass'in yaratıcısı Johnny Knoxville üzerinde salaş bir kıyafetler okurları kapaktan selamladı.
O günden bugüne belki daha yenilendi, değişti GQ ama Cooper döneminin ağırlığını bir türlü yakalayamadı.
Art Cooper hayatı boyunca şıklığa önem verdi. Kapağın bir mertebe gibi olduğunu düşünür, ince eler sık dokurdu. Bugün Lady Gaga ya da Emma Stone gibi genç isimler çok önemli dergilere kapak oluyor, bu Cooper zamanında mümkün değildi.
Editör olarak da acımasızdı ve kriterleri yüksekti: Çok önemli bir yazarın yazısını beş kere reddetmiş, sonunda dergiye basmıştı. Kendine aşırı özgüvenli bir editördü ama hep kararsız gibi davranır, başkalarını böylece sınavdan geçirirdi.
Art Cooper kısaca efsaneydi.
***
Cooper 2003'te hayata veda ettiğinde o zaman çalıştığım Radikal gazetesinde 'GQ'nun Ercan Bey'i' diye yazmıştık haberi. Tıpkı Ercan Arıklı gibi takıntıları, gustosu, hassasiyetleri vardı Cooper'ın. Tıpkı onun ölümü gibi bir dönemin bitişini simgeledi.
Dün, Mirgün Cabas'ın Türkiye'de çıkacak GQ'ya yayın yönetmeni olduğunu duyunca nasıl bir koltuğun yansımasına oturacağını hatırlatmak istedim.

<p>Trump'ın ayrılışının ardından ABD'nin 46'ncı başkanı Joe  Biden ailesiyle birlikte yemin ederek r

Joe Biden, AB ile buzları eritir mi?

Türkiye'nin yeni nesil yerli silahları

Rusya'dan görenlerin aklını başından alan kareler

Enerji timlerinin zorlu öesaisi