• $7,3671
  • €8,9057
  • 410.778
  • 1528.82
19 Nisan 2011 Salı

Risksiz maceraya Disneyland denir

Los Angeles
Douglas Coupland'ın 'Generation X' romanında geçen bir cümle var: 'Risksiz maceraya Disneyland denir.' Anne babaları gibi olmayı reddeden, yerleşik düzene isyan eden Coupland'ın karakterleri bir kimlik arayışında çöle gidiyorlar, çadır kuruyorlar kendilerini sorgulamaya başlıyorlar.
Yaşadıkları tarihsel süreçte hiçbir simgesel olayın olmadığı, savaştan dönenlerin çocukları onlar. 'X Kuşağı' bu tecrübenin, bu arayışın sonunda kendilerinin artık aynı insanlar olmadıklarını fark ediyor. Eskiden onlara anlamlı gelen bütün simgeler teker teker yok oluyor: Tatillerde okuldan eve dönmek, aileyle geçirilen vakit, herkesin masum ve iyi olduğu zamanlar romanın bir yerinde geçen ifadeyle 'yağmurun altında bırakılış süper 8'lik filmler gibi' yavaş yavaş yok oluyor, belleklerden siliniyor.
Risksiz maceraya Disneyland denir: İnsana korku, heyecan, mutluluk ve hüznü aynı anda yaşatan bir park. Ama bütün bu hislerin ortak özelliği geçici ve sahte olması.
Tam da bu yüzden çöle gidip kendi hayatlarını, kimliklerini, bir önceki kuşağın davranışlarını sorgulayan 'Generation X'in anti-tezi.
'X Kuşağı' çocukları artık büyüdü, yerleşik hayata döndüler. Ama hala onların maceralarının, geride bıraktıklarının mirasından besleniyoruz.
'127 Saat' filmindeki Aaron Ralston mesela. Ya da 'Into the Wild'ın Christopher McCandless'ı.
Sonradan film olan iki kitapta da kahramanlar çok riskli olacakları bir yolculuğa 'kaçmak' için çıkıyorlar. 'Into the Wild'ın kahramanı varını yoğunu Oxfam'a bağışlayıp mutlak yalnızlığı bulacağı bir hayat için Alaska'ya gidiyor. Çok az malzeme ve yemekle... Sadece dört ay sonra 30 kiloya düşmüş, zehirlenmiş ve açlıktan ölmüş bulunuyor.
Aaron Raltson ise hiç kimseye haber vermeden, annesinin telefonuna bile çıkmadan kanyonlara vuruyor kendisini. Maceranın başında kolu bir kayanın altına sıkışıyor ve beş gün boyunca bir aralıkta mahsur kalıyor. Yanındaki kör bir çakıyla kendi kolunu keserek kurtuluyor.
McCandless'ın da, Raltson'ınki de ters giden, sonu kötü biten maceralar. Raltson şimdi evli, bir çocuk babası ve doğayı keşfetme hevesinden hiçbir şey kaybetmemiş. Ama McCandless'ın macerası erken kesildi.
Kuşkusuz her iki kahramanda da ilgi çekici, büyüleyici bir taraf var: Meydan okumaları, cesaretleri, hiç kimseye hesap vermeden, hatta haber dahi vermeden kendi kendilerine yola çıkmaları.
Ama en önemlisi her ikisinin de cesareti. Pek çoğumuzun yapmayacağı, özense de cesaret edemeyeceği, çoğunluğunsa aklından dahi geçmeyen o yolculuğa çıkmalarındaki meydan okuma...
Geçen gün, Disneyland'da güneş altında sadece birkaç dakika sürecek uyduruk bir 'heyecan' için uzun bir kuyruktayken Coupland'ın sözleri geldi aklıma.
Kuyruğun sonundaki küçük tren bizi Afrika'nın derinliklerine, vahşi hayvanların arasına, 'tehlikeli' bir yolculuğa çıkartacaktı. Yılanlar, kayalar, alevlerle dolu bir yolculuk.
Indiana Jones tepemize düşecek bir kayadan bizi kurtaracaktı. Uyardılar: Sağlık problemi olanlar, kalbine güvenmeyenler, hamile kadınlar bu yolculuğa çıkmasın. Çok sarsıntılı geçecekmiş.
Tam beş dakika boyunca eğlendik. Ama o kadar. Orada kaldı, unutuldu gitti. Şimdi 'Tekrar gider misin' diye sorsanız hayatta o kuyruğa girmem bir daha...
Kuzenimin dört yaşındaki oğlu ise ilk olarak Mickey Mouse'un evini görmek istedi. Bir çizgi romandan fırlamış plastik evde gerçekten Mickey'nin yaşadığını düşünüyor olabilir mi acaba?
Orada kim bilir günlüğü kaç dolara zalim şartlar altında çalıştırılan kostümlü gencin gerçekten Mickey olduğuna inanıyor mudur? Hadi o dört yaşında, ama yaşı 20'lere yaklaşan bir başka gencin parkın ortasında bir yerde 'Toy Story'deki Kovboy Woody'den imza aldığına tanık oldum.
Daha ne diyeyim?
Çocuklarınızı doğaya salın.

Arda, sen beni dinle
Arda Turan olayı gösterdi ki bir yerlerde, bir merkezde hepimize ait fişlemeler bekliyor. Telefon konuşmaları, kasetler ve ortam dinlemelerinin, yasadışı sızdırmaların normal sayıldığı Türkiye'de hiç kimsenin güvende olmadığının kanıtı bu kaset.
Galiba kapıcım 'Telefonlarım dinleniyor' paranoyasında haklıymış.
Ne garip, ortada çarpık bir durum olduğuna dair hiçbir endişe bile duymuyoruz. Çünkü artık bireysel güvencemizin, hukukun ihlal edilmesi bile günümüzde normal karşılanır hale geldi. Gizli çekimin ahlaksızlığını, bunu yapanların insanlığını tartışmak yerine yine içeriğe odaklandık.
Arda'yı savunacağımıza 'bizim duymamız için söylenmemiş sözlerle' vuruyoruz.
Bunun örgütlü bir şebeke işi olduğunu görmemek mümkün mü?
Kısa süre önce Ercan Saatçi'nin müzisyen arkadaşı Metin Özülkü'yle yaptığı 'kayıt dışı' maç muhabbetinin yıllar sonra İnternet'te ortaya çıkmasını unuttuk mu?
Şu son beş-altı yılda konuşmaları, yazışmaları, günlükleri sızdırılan yüzlerce insandan ne farkı var Arda Turan kasetinin? Bu terör sadece belli bir kesime yönelik değil, zamanı gelince herkesi vuracak kadar geniş kapsamlı.
Kim bilir o şebekenin deposunda daha başka ne malzemeler var, ne zaman ortaya çıkacak.
Oysa bilmezler mi ki aynı ok gün gelir onları da vurur...
Ortada iki seçenek var: Ya nehrin kenarında bir Budist sabrıyla beklemek. Ya da her zaman için daha zor ama daha kesin bir çözüm olan kapıyı vurup çıkmak.
***
Benim için Arda Turan olayının bir başka boyutu daha var. Onu tanıdığım an'ı çok iyi hatırlıyorum.
Bana bu yola devrim yapmak için çıktığı izlenimini vermişti. Devrim kelimesini telaffuz etmiyordu ama o anlama gelecek şekilde konuşuyordu. Genç futbolcuların yaşadığı baskıdan çok çekmiş, bunu ebediyen değiştirmek için mücadele etmek istiyordu. Hem futbolcunun algısını, hem futbolcuya yapılan muameleyi değiştirmek için.
Bu yolda başarılı olamayacağını, boşuna çabalamaması gerektiğini söylemiş miydim hatırlamıyorum. Bunu deneyenler, düzenin çarkına çomak sokanların mutlaka bir gün cezalandırıldığını biliyordum.
Ama Arda dinlemedi, o kadar inatçı ki zaten. Onu herhangi bir konuda ikna etmek imkansızdır. Kendince bir şeyler başardığını da düşünüyor: Genç futbolcuların onun sayesinde özgüven sahibi olduğunu, 'abilerle' daha rahat konuşabildiklerini söylüyor.
Bu ülkede hiçbir başarı cezasız kalmıyor. Arda için de o cezalandırma günü geldi işte. Ve de tabii belaltı çalışıyorlar.
Benim bir önerim var.
Bir an önce Galatasaray'ın da Türkiye'nin de yüzüne vursun o kapıyı çıksın. Bu çamurda daha fazla dövüşmesin. İnanın, mücadeleye, emeğinize değmiyor.

<p>Türkiye, CHP'li belediyelerdeki çöp rezaletini konuşuyor. Nuh Albayrak, Maltepe'deki çöp toplama

CHP'de 'çöp' krizi ve Bülent Tezcan'ın 'Maltepe' yalanı

Düzce'de altyapı çalışması sırasında şans eseri bulundu!

Her yerde uyuyabilen vurdum duymaz insanlar

Endonezya'nın Sinabung Yanardağı'nda hareketlilik