• $8,4321
  • €10,2373
  • 498.247
  • 1441.33
29 Mart 2011 Salı

Orhan Pamuk'a kızmamayı öğrenmek

Eğer yazarsanız, eğer hayalleriniz ve kelimeleriniz bu topraklara sığmıyorsa... Eğer beklentileriniz, arzularınız bu yüzölçümünün verebileceklerinden fazlaysa... Ve eğer kendinizin, yazdıklarınızın dünyanın diğer devlerinden aşağı kalır yanı olmadığını düşünüyorsanız, onlardan biri olmak istiyorsanız...
Bilin ki, Batı'da devlet kulübüne üye olmanın belli kuralları var. Ve oyunu da bu kurallara göre oynamanız gerekiyor.
Sadece bir Türk yazar için değil, üçüncü dünyadan çıkan ve İngilizce'nin domine ettiği bir ligde var olmak isteyen herkes için formül belli.
Orhan Pamuk da oyunu kuralına göre oynadı, dünyanın büyük yazarlarından biri olarak adını tarihe yazdırdı. Beğenin beğenmeyin, sevin sevmeyin, bu saatten sonra bu gerçeği değiştiremezsiniz. Nobel'i var; ağzından çıkacak bir sözün iktidarı var. Artık Batı'daki edebiyat düzeninin yerleşik parçalarından biri. Ne olursa olsun bunu ondan alamazsınız.
Orhan Pamuk'un zaten istediği buydu. Okuduğu, hayranlık duyduğu o büyük yazarlarla aynı havuzda yüzmek.
Kendi ülkenizi kötülemek, başkalarının kendi ülkenize yönelik eleştirilerine içeriden daha hevesli bir şekilde destek vermek bu oyunun kurallarından biri. Üçüncü dünyalılar için önlerine konan eşik bu: Büyük yazar olmak istiyorsan, kendi ülkeni olabildiğince kötüleyeceksin.
Bunun başka formülü var mıdır; elbette vardır ama çok daha dolambaçlı ve zor bir yoldur, bunun için de belki çok üstün bir yazar olmanız gerekir.
Ama formül garantili sonuç veriyor. Kendi ülkene söverken bu söylediklerine inanmayabilirsin. Konunun ayrıntısını da bilmeyebilirsin. Sonuçta, sadece ulaşmak istediğin yere varmak için bir araç bu senin için. Ve karşılığını da alacaksın: Çünkü mutlaka her ülkede cahil, kaz kafalı, tek boyutlu milliyetçiler olacaktır, onları ayaklandırmak da çok kolay olur ve illa ki senin tuzağına düşerler.
Orhan Pamuk '1 milyon Ermeni'yi öldürdük, 30 milyon Kürt'ü öldürdük' tam da böyle olmadı mı? Bir laf etti ve hayatı değişti. Türkiye'nin bağnaz milletçileri de ona en büyük katkıyı yaptılar.
Yaşar Kemal'in yıllardır alınmaya çalıştığı ama hiçbir zaman oyunu bu kadar kitabına göre oynamaya cesaret edemediği bu kulübün altın anahtarını teslim ettiler. Nobel süreci hızlandı bir kere.
Artık Türkiye ve Türkçe'nin yetmediği, İngiliz gazetesi The Guardian'da yazmaya başlayan ve kitaplarını da epeydir İngilizce kaleme alan Elif Şafak farklı mı? İlk günden beri nereye oynayacağını biliyordu, ona göre bir strateji çizdi ve hedeflediği yere geldi. Ermeni temalı bir kitap yazdı, 301'den yargılanmayı müthiş bir PR çalışmasına çevirdi. Ve bugün Batı dünyasında adı geçen isimlerden biri.
Orhan Pamuk'a da, Elif Şafak'a da kızmıyorum. Kızmak bir yana, eleştirmiyorum bile. Çünkü ne yapıyorlarsa en azından bilinçli yapıyorlar.
Ama bir bilinçsizce yazarlara dava açanlara, kitaplara suç duyurusunda bulunanlara kızıyorum.  Bir de Orhan Pamuk'u Türkiye'de acındırmaya çalışan liberallere.
Pamuk, şimdi kendisinin sözlerinden dolayı mahkum olmasını da lehine çevirecek ve bunu da Batı'da kendinden konuşturma malzemesi olarak kullanacak.
Sanki Orhan Pamuk bu yola bilerek girmemiş, tıpkı romanlarındaki teknikle bütün adımları ustalıkla tamamlamamış gibi davranılsın istiyor Türkiye'nin belli bir aydın kesimi. Halbuki Orhan Pamuk'un Türkiye defterini daha 'Beyaz Kale' romanı dünyadan ilk övgüyü aldığında kapadığı ortada: O günden sonraki bütün romanlarına bakın, hepsi Batılıların ilgisini çekecek kancalarla doludur. Bu strateji öncesinde yazdığı 'Cevdet Bey ve Oğulları' ile 'Sessiz Ev'den ise 'yerli' olduğundan Batı'da hiç bahsedilmez bile.
Orhan Pamuk'un kazandığı şöhret, ağırlık ve de tabii ki parayla artık 'Türkiye'de beni sevsinler, vatanımı çok özledim' gibi kaygıları olduğunu hiç zannetmiyorum.
Orhan Pamuk'u acındırma sürecini başlatanlar biraz yavaş olsun. Hele hele ne olduğu bile bilinmeyen bir davada sırf yazdıkları kitaplar, düşünceleri, yaptıkları haberler yüzünden onlarca gazeteci hapis yatarken. Birkaç bin TL tazminata mahkum oldu diye kıyameti koparanlar biraz utanın.
Düzeltme: Dünkü yazımda ABD tarafından verilen H1-B vizesinin eğitim vizesi olduğunu yazmıştım, doğrusu çalışma vizesi olacaktı. Düzeltirim.

Medya kaybetti siyaset kazandı
- Aydın Ayaydın'ın en büyük özelliği 'her şeyi duyan ve her şeyi yazan' bir köşe yazarı olmasıydı. Siyasete kesinlikle yeni bir isim değil, ama birkaç yıldır 'sarı basın kartlı' bir gazeteciydi. Ve bürokrasiden devşirilen onca yazarın aksine o köşenin hakkını veriyordu. Kulisler konusunda alternatifsizdi Ayaydın'ın köşesi, ne yazık ki yeri kolay kolay doldurulamayacak.
- Rıza Türmen ise daha çok Anglo-Sakson gazetelerinde alışık olduğumuz türde bir uzman yazardı: Eski AİHM yargıcı Türkiye tarihinin belki de en ciddi hukuksuzluk sürecinde kamuoyunu aydınlatmaya çalışıyordu. Gazetelerde artık böyle yazılar ilgi çekiyor mu, emin değilim. Genelde bu tür yazarlığı kaldıran Milliyet'te bile. Türmen'in Meclis'e katkılarının ise basına katkılarından daha fazla olacağı kesin. Meclis'in vicdanı olarak görev yapmasını, seçilmesini diliyorum.

Sırada kim var
Herhangi bir gazetede de olabilecek bir gelişme Hürriyet'te yaşandığında daha fazla ses getirir, etkisi daha büyük olur, daha fazla sorgulanır.
Son 'yapılanmada' da böyle oldu.
Sadece bir hatırlatma yapmak isterim.
Geriden gelelim... Hürriyet'ten önce Emin Çölaşan gitti. Bekir Coşkun ayrıldı. Ardından Oktay Ekşi gitti. Son olarak Tufan Türenç, Cüneyt Ülsever de listeye eklendi. Özdemir İnce ha var ha yok... Geriye bir tek Ertuğrul Özkök, Sedat Ergin, Ahmet Hakan, Yılmaz Özdil, Mehmet Y. Yılmaz ve Yalçın Doğan kaldı.

<p>Bedir Acar: </p><p>'Kur'an'da iki yerde geçen ve Hz. Ya'kūb'un ikinci adı veya lakabı olan İ

Vicdan öldüğünde geriye ne kalır?

Mehmetçiğin dikkati Doğu Akdeniz'de faciayı önledi

Samsun'da işgalci İsrail'in Filistin'e yönelik saldırıları protesto edildi

Torosların Sümelası olarak tabir edilen Sin Manastırı, keşfedilmeyi bekliyor