• $7,4157
  • €8,9888
  • 437.798
  • 1467
18 Ağustos 2011 Perşembe

Kırmızı tabanlı yüksek topuklar

Yüksek topuklu, kırmızı tabanlı bir ayakkabı giyen bir kadın hakkında kafanızda belli fikirler oluşur illa ki. Bir kere zevkli birisidir kuşkusuz, ayrıca hali vakti de yerindedir. Kendine güveni tamdır büyük ihtimalle. Ve modadan anlıyordur.
Böyle kadınlar sayesinde ayakkabı tasarımcısı Christian Louboutin yılda 135 milyon dolar kazanıyor. Ortalama 600 dolara satılan ince sivri topuklu ayakkabıları dünyanın her yerinde simge olmuş durumda. Karakteristik özellikleri ise kırmızı tabanları.
Birkaç sene önce Louboutin çakması giydiği ortaya çıkan Hayrünnisa Gül artık rahat bir nefes alabilir, hiç kimse bundan böyle onu taklit markaya destek vermekle suçlamayacak. Hatta sadece First Lady Gül'ün alışveriş yaptığı yerli marka değil, diğer ayakkabı üreticileri de Louboutin'ın yaygınlaştırdığı kırmızı tabanı aynen kullanabilecekler.
New York'ta Louboutin'ın bir başka moda devi Yves Saint Laurent'a açtığı davada yargıç Victor Marrero geçen hafta kararı verdi: Rengin modada kimsenin tekelinde olmadığı, sadece bir tasarım unsuru olarak kullanılabileceği, tescil edilemeyeceği...
Aslında yasa açık: Renk, eğer sadece markayı ayrıştırmak için kullanılacaksa tescil edilebilir. Mesela Tiffany&Co'nin mavi kutuları, Burberry'nin ekosesi ya da Hermes'in portakal rengi gibi. Ancak bir ayakkabının tabansız olması düşünülemez, dolayısıyla da bu tabanın kırmızı olması Louboutin'ın tekelinde değil.
Davanın iyi bir özetine bu hafta New York Magazine yer vermiş.
Kavganın başlangıcı epey ilginç: 1992 yılında tasarladığı ayakkabılarda bir çeşit 'enerji'nin eksik olduğunu fark eden Louboutin'ın gözüne asistanının tırnaklarına sürdüğü kırmızı oje takılır, hemen bir ayakkabının tabanını kırmızıya boyar ve böylece moda dünyasında bir anlamda devrim yaratır.
2002 yılında patent başvurusunda bulunur, reddedilir. 2008'de tekrar aynı girişimde bulunur ve bu sefer kabul edilir.
2011 koleksiyonunda YSL'nin kırmızı tabanlı ayakkabılara ağırlık verdiğini görünce de bu karara göre dava açar.
YSL bu ikinci girişimde alınan patent kararının hatalı olduğuna inanıyor.
Zaten Yves Saint Laurent aslında 70'li yıllardan beri kırmızı tabanlı ayakkabılar yapıyor, ama bunların hiçbiri koleksiyonun tamamında egemen değildi. Arada birkaç parça kimseyi rahatsız etmiyordu.
Geçen hafta karara bağlanan dava ilginç sahnelere sahne oldu.
Louboutin'in avukatları rastgele seçtikleri insanlara kırmızı tabanlı ayakkabı fotoğrafları göstererek hangi marka olduğunu söylemelerini istedi. Yüzde 47 Louboutin dedi. İçlerinden yüzde 96'sı da Louboutin yanıtı vermelerini kırmızı tabana bağladı.
YSL'nin avukatları bu sefer mahkemenin önüne bir videoyla geldi. Rastgele seçilen insanlara topuklu ayakkabıyla yürüyen kadınların görüntüsünden markayı tahmin etmeleri söylendi. Bu sefer sadece yüzde beşi Louboutin yanıtını verdi.
YSL bu sene kırmızı tabanlı ayakkabı üretmesini koleksiyonlarındaki kırmızı ağırlığıyla açıklıyor.
Yargıcın yorumu da ilginç: 'YSL'nin kırmızı kullanmasını yasaklaması Monet'nin sırf daha önce Picasso mavi döneminde kullandığı için mavinin bir tonunu yasaklamasıyla aynı anlama gelir. YSL tasarımcıları sanatçıdır, renkleri kullanmakta özgürdür.'
Nisan ayından beri moda dünyası iki dev markanın kavgasını tartışıyordu. Yargıç son noktayı koydu ama dün İngiliz Vogue'un sitesinden okuduğuma göre Louboutin'ın avukatları bu işin peşini bırakmaya niyetli değil. Davayı üst mahkemeye taşımaya, kırmızı tabanın tek sahibi olmaya kararlılar.
İşin ucunda 135 milyon dolarlık bir renk tekeli var sonuçta. Bir de işin ucunda dünyanın en çok arzulanan fetişi var: Kadın ayakları...
İşte bir 'intihal' tartışması daha.
 twitter.com/orayegin
 facebook.com/oryegn

Ne yazabilirim artık
Şehit sayısının sadece bir istatistikten ibaret olduğu 90'lı yıllara geri dönmek üzereyken... Türkiye bir aralar kendi toprakları içinde kazanmak üzere olduğu bir savaşı kaybetmek üzereyken... İki taraf da akan kandan beslenirken, akan kanın durması için karşılıklı hiçbir adım atılmazken...
Ne yazmamı bekliyorsunuz?
Daha kaç gencimiz ölecek diye mi sorayım? Bu savaş ne zaman bitecek klişesine mi hapsolayım? 'Kahrolsun PKK' diye slogan mı atayım? Terörle mücadele üzerine yıllardır süregelen ezberleri mi tekrarlayayım? İçinde strateji falan geçen süslü cümleler kurup 'analist' mi geçineyim?
Ne yazılır ki...
Bildiğim tek şey bugüne kadar bir yerlerde hata yaptığımız.
Eski sözleri tekrarlayarak, ileriye yönelik hiçbir adım atmadan geldiğimiz nokta ancak budur...
Böyle giderse rutine binecek ölümler, ölen çocuklar sadece birer rakamdan ibaret olacak yine. Biz bildiğimiz dili kullanmaya, devlet tek bildiği yöntemle mücadeleye devam ederse... Terör örgütü de en iyi bildiği taktiği uygulamaya devam edecek: En büyük güçleri silah çünkü silahın can yaktığını da biliyorlar.
Güneydoğu'da bunca senenin sonunda yine her şey 'bildiğimiz gibi'yse bunun sorumluluğu kime ait?
Ne yazılır, ne söylenir daha?

Bağımsıza ölüm
Beş-altı sene önce Washington DC'de 'The Savages' filmini izlemek istediğimde sadece uzakta bir sinemada oynadığını öğrendim. Tanıdığım kimse sinemanın yerini bile bilmiyordu. O zamanlar DC taksilerinde taksimetre yoktu, ücret bölgelere göre ayrılıyordu. En uzak bölge fiyatı söyledi, Georgetown'dan epey mesafe kat edip 'Avalon' sinemasına vardık.
Girer girmez büyülendim.
Birçok ekranın, rengarenk atıştırma standından uzak eski tip bir mahalle sinemasıydı Avalon. Toplam iki perdesi var. Yıllar önce kapanma tehlikesi yaşadığında insanların desteğiyle, sinemayı sevenler sayesinde ayakta kalmış. Bağışlarla, üyelikle.
Multiplex tehlikesine karşı ABD'de sinemalar bu sayede varlıklarını sürdürüyorlar. Cemaat salonuna sahip çıkıyor.
Türkiye bütün yerel sinemalarını kaybetmiş bir ülke. Sinemaya gitmek alışveriş merkezine gitmek, saatlerce reklam izlemek, koca bir film şirketinin dayatması demek.
Birçok uyduruk film perdeleri kaplarken izlemek istediğiniz filme bile sıra gelmiyor, hatta bazı filmleri orijinal dilinde bile izlemek mümkün değil.
Şimdi iki büyük sinema grubu birleşerek büyük bir tekel oluşturuyor. Kaçış yok, sadece onların dayattığı filmleri, onların istediği şekilde izlemeye mahkum izleyici. Dünyanın en pahalı sinema biletini satıyorlar, New York salonlarından bile yüksek. Yarım saat reklam dayıyorlar zaten filmin önüne hiç utanmadan, şimdi kaçacak yer de yok.
Emek ya da Alkazar örnekleri insanların desteğinin bir sinemayı yaşatmak için yeterli olmadığını da gösterdi.
Bağımsız salonlar birbiri ardına tarihe gömülüyor, multiplex'ler perdeyi ele geçiriyor. Türkiye'de bağımsız kalmanın bedelini o salonlar da ödüyor işte.
Peki bu ülkede tekelleşme kanunları, yasaları yok mu? İki büyük sinema şirketinin birleşmesi hakikaten kitabına uygun mu?

<h3>Akşam Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Mustafa Kartoğlu, CHP'nin 'Militan' provokasyonunu AKŞAM TV

CHP neden 'Militan' provokasyonu yapıyor?

Türkiye'nin yeni nesil yerli silahları

Tırnağınıza diş macunu sürüp bekleyin! Faydalarını öğrenince şaşıracaksınız

Yıldırım çarpmasının vücutta bıraktığı ilginç izler